Kişisel Menkıbe

23 Haziran of 2011 by

Lumbini, 07 Aralık’06

Yemekler geldiğinde artan bir iştahla çatalı elime aldım. Fuji’yi dinlemekten ruhum doyuyordu, yemesem de olurdu. Her şey güzeldi, ben de güzeldim…

Her birimiz yaşamın değişik noktalarından tıpkı Paulo Coelho’nun Simyacı’sındaki çoban gibi dağılmıştık. Kendi kişisel menkıbemizin* izini sürüyorduk. Denir ki aslında gidilecek yer yoktur, her şey içimizde olmaktadır. Yine de çoban gibi kendi ışığımızı yaşamak adına karanlığımız dağılana dek dolaşıp durmaktan alıkoyamıyorduk kendimizi…

O gece odama gittiğimde oda ve ben birdik, Fuji’yle ben birdik, içimdeki ile dışımdaki ben birdi, içimde bir huzur vardı ve güçlüydüm. Kendimi yatağın üzerine bıraktığımda düşlerimde bir ışık yanıyordu ve ben onu izleye izleye uyudum, benliğimin uyanmaya çoktan başladığının farkındalığıyla…

Sabah 10.30 gibi uyandım, odada oradan oraya koşturan bir şey gördüğümü sandım, gördüğüm bir fareydi. Odada bir fare olmasından hoşlanmamıştım. Kulaklarımı kontrol ettim, yerinde duruyorlardı. Durumu bildirdim, gereken önlemlerin alınacağını duyduktan sonra da kendimi Lumbini’nin tozlu, topraklı yollarına attım. Fuji’yi düşündüm. Sabah erkenden ayrılacaktı, Katmandu’ya doğru. Mail adresini almıştım, gidince orada buluşmak niyetiyle sözleşmiş olduğumuz geldi aklıma. Onu tekrar görmek güzel olacaktı…

Buda’nın doğduğu yeri görmek istiyordum. Şimdi bir müze haline getirilmişti ve oraya yürüme mesafesinde olduğumu biliyordum. Ormanların içinden geçerken ağaçların ne kadar yaşlı oldukları dikkatimden kaçmadı. Gövdeleri üçgen gibiydi. Aşağıdan yukarıya doğru genişliyordu. Köklerinin dışarıya doğru yürümekte olması gerçekten de çok ilginçti. Acaba sadece bu ağaçta mı böyle diye etrafıma bakınırken diğer ağaçların da aynı olduğunu gördüm. Genç ağaçların yanında yaşlı olanlarına içimden büyüyen saygı ve hayranlığı hissettim. Buradaki ağaçlar değişikti. Sıktı ve gerçekten de bir ormanın içinde yürüyordum. Yolumun üstüne kocaman bir çan çıkana dek yürüdüm durdum. Çan çok büyüktü ve orada olmasını sevmiştim. Etrafa baktım, kimsecikler yoktu.

Buda’nın doğduğu yer müze haline getirilmiş, dışından bakıldığında yeni bir bina görülüyor. İçine girdiğimde ise cidden de çok eski kokan ve çok eski olduğu belli olan o ev yıkıntısıyla karşılaşmış olmanın verdiği his tarafından kuşatıldım. Girişte bilet kesen adam ayakkabılarımı çıkartmam için beni uyardı. İçerisi sessizdi. Etrafı çevrili bir alan vardı ve tahtaların üzerinde yürümeye başladım. Bazı noktalar işaretlenmişti. Buda’nın tam doğduğu yerdeki işaretin önünde buldum kendimi. Her yer minik tuğlalarla doluydu, kahverengi ve kırmızı arası bir renk algılıyordum. Bir nokta seçip oturdum. Uzunca bir süre oturdum orada, geleni geçeni izledim. Hiç kıpırdamadan oturdum. Her yerin kendine ait bir titreşimi, etrafına verdiği bir his vardır. Bu his orada oturmama, hiç kıpırdamadan oturmama neden olmuştu. Burada bir tarih vardı ve bence bu tarih sözlerin derinlikten uzak doğasından ziyade verdiği his ile kendisini anlatıyordu. Benim yaptığımsa onu dinlemekti…

Bir süre sonra dışarıya çıktım. Etrafta ‘stupa’lar vardı. Önünde ibadet edilen yuvarlak, topraktan yapılmış sunak yerleri. Onların etrafında dolandım bir süre. Gözlerimin ulaşabildiği görüntü büyük bir açıklıktı. Yemyeşil çimenlerin üzerinden boylu boyunca akıyordu. Havada bir ağaçtan bir ağaca bağlanan dua bayrakları gök kubbeye doğru minik minik sallanıyorlardı.

* Kişisel Menkıbe: Her insanın bu yaşama doğmasına neden olan, gerçekleştirmek üzere niyetlendiği ve salt onu yaratmak üzere hareket etmesine esin kaynağı olan, onu arayıp bulmaya doğru yönlendiği ana amaç…

 

 

 

 

 

Previous:

Japonya’dan Hindistan’a Uzanan Bir Yolculuk

Next:

Lotus Çiçeği

You may also like

Post a new comment