Kızgın Karadeniz

11 Aralık of 2010 by

Aslında ilk yazıma hangi konuyla başlayacağımı düşünürken kızım imdadıma yetişti. Yaşantımız gereği memleketten uzak kalınca dönem dönem ailemle telefonda görüşmeye çalışırım. Telefonu kapattıktan sonraki yüz ifademin şeklinden kızım rahatsız olacak ki her defasında “Baba ne oldu gene” diye söylenir. Bu sorudan sonra artık yazımın konusu ortaya çıkmıştır.

Volkan Konak konserlerinde genelde Karadeniz insanlarından çok bahseder. Fıkralar anlatır. Dinleyicilerle çok iyi diyalog kurar. Biz bu ülkenin gülen yüzüyüz der. Aslında çok da haklı.

Gülen yüzünden yola çıkalım isterseniz bir anlık.

Karadeniz’in her köyünde her mahallesinde yada bir kahvehanesinde bir Laz Marks Emice bulursunuz farkında olmadan ama o anı yaşarsınız doyarcasına.Şimdi biz bir Laz Marks Emice’ye misafir olalım.

“Bizum Mecit Dayi’nun siğurunun karni çok şişmiş baytara citmeye çok uşenmiş. Hocaya cideyimde bir nuska yazsun da hem siğurunun karni insun demiş.Neyse hocaya cidercen bizum Laz Marks Emiceye rascelmiş.Mecit Dayi nereye? demiş. Ya hocayla bi nuska işum varda demiş Mecit Dayi.Bunun üzerine Laz Marks, ya o kadar yolu yuruma da ben sana yazarum bir nuska demiş. Eyi ha öyle olsunbari demiş.Orada hemen yazmiş. Bizum Mecit Dayi’da nuskayi siğire takmiş.O akşam yatmiş.Mecit Dayi dayanamamiş sabah erken kalkmiş. Ağire cideyimde bir siğurun karnine bakayimci şişi inmişmi deyine. Ana bide ne corsun siğir yerde kivraniyi kiyametlerikopariyi Mecit Dayi çok sinirlenmiş o sinirle nuskayi almişbi içine bakayimçi ne yazilmiş” demiş.

Nuska da söyle yazar:

“Mecit Dayi’nin siğirunun karnin deçi şişi yarun sabaha kadar endi ise endi şişi. Enmediyse kasaba kalmiştur işi.“

Evet, bu ülkenin gülen yüzü belkide…

Peki diğer yüzlerimiz ne olacak. İsterseniz bide ona bakalım:

Rize Üniversitesi kampus alanı inşaatı sırasında gömülü kuru çaylara rastlanıyor. İnsanlar büyük bir endişe içerisinde merak ediyor. Ve yetkili insanlardan tatmin edici bir bilgi istiyoruz. 1986 yılında meydana gelen Çernobil kazası sonrası gömülen çaylar olduğu anlaşılması üzerine ÇAYKUR Genel Müdürlüğü tarafından bir açıklama yapıyor:

“Çernobil kazası olarak bilinen 1986 yılındaki kazadan sonra, halkımızın olası olumsuz etkilerden korunması amacıyla bir takım tedbirler alınmıştır. Bu bağlamda, 1986 ürünü olan 58.070 ton çayın tamamı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu nezaretinde, teknik tedbirler alınarak gömülmüştür. Yine, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından, bu çayların herhangi bir metotla gömülmesinde bir sakınca görülmediği belirtilmiştir. Yapılan bu gömü işlemi, kamuoyunun bilgisi dâhilinde olan aleni bir uygulamadır. Daha önce çeşitli vesilelerle gündeme gelen bu durum hakkında teşekkülümüzce de gerekli basın açıklamaları yapılarak kamuoyu ile iletişim içerisinde olunmuştur. Gömü alanları, bilimsel gereklilikler doğrultusunda sürekli ve periyodik olarak Türkiye Atom Enerji Kurumu tarafından kontrol edilmekte ve rapora bağlanmaktadır. En son kontrol 09.07.2009 tarihinde Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nca yapılmıştır. Değerli kamuoyunun malumu olduğu üzere; Rize Üniversitesi’nin boş sahasındaki gömü alanında yapılan bir inşaat kazısı neticesinde görülen çay çöpleri,gerekli tedbirler alınarak kontrollü bir şekilde ve kamuoyunun bilgisi dâhilinde gömülmüştür. Bu gömü işlemleri Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun kontrolü ve takibi altındadır.Değerli kamuoyunun endişe etmesini gerektirecek herhangi bir problemin bulunmadığını, yapılan işlemlerin bilimsel icaplar doğrultusunda, resmi izinler ve kontroller çerçevesinde yapıldığını; kamuoyunun bilgisine saygı ile arz ederiz.”

İnsanın bu açıklamayı okuduktan sonra dehşete düşmemesi imkânsız. Tatmin etmekten öteye insan daha da tedirgin oluyor. Sanırım bu şu demek, bir inşaat altında radyasyonlu kuru çaylarçıkabilir ama merak etmeyin bizim kontrolümüz altında. O tarihlerde kuru çayın fabrikalarda yakıldığını biliyoruz. Gömüldüğünü de biliyoruz. Ama nerede gömülü olduğunu ya bir sel felaketi sırasında ya da böyle inşaat temeli atılırken öğreniyoruz? Gömülen yerlerin tamamının kamuoyu ile paylaşılması gerekmiyor mu? Bunların içme suyu havzalarına yakınlığı, yerleşim bölgelere yakınlığını bilmemiz en doğal hakkımız değil midir? Ayrıca Atom Kurumu’nun yaptığı çalışmalar neden kamuoyu ile paylaşılmıyor.

Ama artık Karadeniz’in gülen yüzün şekli adını anmak istemediğim o hastalığın haritasıyla anılıyor. Radyasyonun Karadeniz insanını nasıl bir tahribata uğrattığı bilinen bir gerçek.

Bir de yanılgıya düştüğümüz başka bir konu var. Konu sadece çayla endeksli değil ki: siz evinizin yan bahçesinde salatalığınızı koparıp yemediniz mi? Yeşil soğanınızı topraktan çekip sebzeli hamsi yemediniz mi?Tarlanıza inip lahananızı koparıp yaprak sarması yapmadınız mı? Yenilebilecek her şeyi yemedik mi?Peki hiç toprak analizi yapıldı mı bilen var mı? Bu olayın farklı yüzü.

Daha ben sizlere yıllardır çay gübresi diye kullandığımız Avrupa gübresinin toprağın verimini nasıl öldürdüğünden, yağan yağmur sularının derelerde balık oranın nasıl düşmesine sebep olduğundan bahsetmedim bile. Bu çünkü başlı başına bir tartışma konusu.

Çernobil felaketinin ardından yaşananları bir çerçevede düşünmek gerekir sanırım. Öyle ki sözde bilim insanları, adı silinmiş aklımdan çok da önemli değil zaten; google’e girip ‘yalancı bakan’ dediğinizde onun ismiyle karşılaşırsınız. Çayda radyasyon yok demediler mi?

Hiç bir neden yurttaşlarını radyasyonla zehirlenmesine sebep olmamalıdır. Sanırım bu koşullarda bilim teknolojinin gelişmesinin bir avuç seçkin dışında insanlık ailesine yapacağı bir katkı yoktur. Dünyanın bütün ezilenlerin payanına düşen gelişmenin olumsuz sonuçlarına katlanmak olacaktır.Yoksa her memleketi aradığımızda bir ölüm haberi almanın, hastalığa yakalanma haberi almanın sebebi bu değil midir? Yapılması gerekenler yok mudur?

Elbette vardır. Yoksa Can Yücel niye söylesin “Başka türlü bir şey benim istediğim“. Yapmamızgereken şey teknolojinin doğa,çevreyle birlikte gelişimi sağlayacak yolu açmak değil midir? Bu başka bir yaşam alanı oluşturma sorunu değil midir? Çünkü ne geçmiş tükendi ne de gelecek.Tıpkı Nazım’ın dediği gibi:

Acayipleşti havalar

bir güneş, bir yağmur, bir kar

Atom bombası

denemelerinden diyorlar

Strosyum 90 yağıyormuş

aşa, süte, ete

umuda hürriyete

kapısını çaldığımız

büyük hasrete

Kendi kendimizle

yarışmadayız

gülüm

Ya ölü yıldızlara götüreceğiz

hayatı

Ya dünyamıza inecek ölüm.

Sanırım sizlerde anlamışsınızdır her memleketi arayışımızda kızımın o soruyu neden bana sorduğunu?

Not: Bu yazı amansız hastalığa yenik düşen sokak muhalefetini öğrendiğim Nazmi Akdemircive Davut Şahinbaş için yazılmıştır.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Direnen Dereler, Futbol ve Toplumculuk

Next:

Sade Vatandaşım, Soruyorum

You may also like

Post a new comment