Kızılderili: Doğanın Ruhunun ve Dilinin En Bilge Rehberi

18 Ağustos of 2011 by

“Koruyucu taşı selamladın mı? Çünkü her şey senin parçan; her şey canlı. İçeri girerken selam verdin mi çiçeklere? Duydun mu evin önünde öten kuşları? Teşekkür ettin mi uyandığında, sana armağan olarak verilen yeni güne? Yoksa teşekkür etmemeyi, kuşun ötüşünü duymamayı, çiçekleri görmemeyi mi yeğledin.”

“Her şeyle konuş; çünkü her şeyin canı vardır. Her şeyde bir ağabey, bir kardeş bul. Her şey birdir; her şey canlıdır.”

Bu sözler bir ustanın öğrencisine verdiği altından değerli nasihatler… Onlar And Dağları’nda yaşayan iki Kızılderili…

Yeryüzünde doğanın ruhunu ‘en saf, en derin haliyle ve en güzel dille’ ifade edebilen insanlar benim için Kızılderililer. “Acaba Amerika keşfedildiğinde bu özel ırk hiç yok edilmeseydi dünya nasıl olurdu?” Diye düşündüm bir an. Bir Japon’u, İtalyan’ı, İngiliz’i nasıl görüyorsak dünyanın her yerinde, Kızılderili halkından da insanlar görebilseydik milyonlarca… Kızılderili Cumhuriyeti diye bir ülke olsaydı mesela… Kızılderili milleti diye bir millet… Küçücük bile olsa, var olsaydı… O kadar güzel olurdu ki. Hep üzülürüm bu kadar özel bir halkın yok oluşuna. Bence mükemmel devlet adamları, mükemmel bilim insanları, mükemmel sanatçılar çıkardı onlardan. Ve dünyaya ‘doğanın değerini’ en iyi anlatan insanlar yine onlar olurdu. Fevkalade çözümler bulurlardı doğanın karşı karşıya kaldığı sorunlara. Doğa ve insanlık için yapılan en faydalı organizasyonlarda her daim görürdük onları. Onların yok oluşuyla yeryüzü mozaiğindeki en parlak taşlardan biri de düşmüş oldu aslında…

1854’de Kızılderili şef Seattle’dan halkının topraklarını satması isteniyor ve Seattle, beyaz adama yazdığı mektupta doğayı şöyle anlatıyor: “Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin ‘ana’sıdır. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye ait.

Dünya beyaz adamın kardeşi değil, ama düşmanıdır ve onu fethetti mi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?

Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam; çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı… Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.

Dünya annenizdir; dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse; kendi üzerlerine tükürürler.

Bunu biliyoruz biz; dünya insana ait değildir; insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlıdır.”

Bu mektup Washington’da muhafaza edilmiş, Amerikan Expo 74’de sunulmuş ve UNEP tarafından yayınlanıp, ‘çevre üzerine şimdiye kadarki en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlanmıştır.’ Sizce de sonuna kadar hak etmiyor mu bu tanımı? Bir düşünün…

Kızılderililerin doğa ve insan ilişkisini bu kadar ‘anlaşılır’ ve bir o kadar da ‘hoş bir dille’ ifade etmeleri çok etkileyicidir. Siyu kabilesi başkanı Ayakta Duran Ayı’nın anlatımı: “Nerede kesilip indirilmemiş orman varsa, nerede hayvanlar kuytu köşelerinde dinleniyorsa, nerede dünya dört ayaklılardan yoksun değilse, soluk benizliler oraya ehlileştirilmemiş, yabani arazi diyorlar. Hâlbuki bize göre yabani, vahşi yer yoktur. Doğa tehlikeli değildir; misafirperverdir; korkutucu değil, arkadaşçadır. Bizim felsefemiz korkudan ve ön yargıdan uzak, sağlıklı bir düşünce sistemidir. Bu noktada beyaz adam ve Kızılderili inançları arasında önemli bir fark buluyorum.

Kızılderili inancı, etrafını çevreleyen her şeyle insanın ahengini gözetir; beyazlar ise çevreye hükmetmeyi, zorbalığı esas almıştır.

Kızılderililer aradıkları her şeyi, paylaşma ve sevgide buldu; ama beyazlar aradıklarını korkarak savaşmada buldular. Bizim için dünya güzellik doluydu. Diğeri için öteki dünyaya gidene kadar, tahammül edilmesi gereken, günah ve çirkinlik dolu bir yerdi.”

Kuzey Amerika Kızılderilisi olan Tatanga Mani, eğitim sistemimizle ilgili en görmezden geldiğimiz şeyi çarpıcı bir anlatımla ifade etmiştir:

“Uygar insanlar, insan yapımı basılı sayfalara çok fazla bağlılar. Ben Yüce Ruh’un kitabına, yani onun yarattığı her şeye bakıyorum. Eğer doğayı tanımaya çalışırsanız, o kitabın büyük bir kısmını okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz; eğer kitaplarınızın hepsini alıp güneşin altına serer, onları bir süre için kar, yağmur ve böceklere bırakırsanız, geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Oysa Yüce Ruh size ve bize doğa okulunda ormanları, ırmakları, dağları ve bizi de içine alan hayvanları araştırma olanağı verir.”

Tatanga Mani, ‘ahlak’ın kapsamını ise şöyle belirlemiştir: “Kızılderili anlayışında ahlak, yalnızca insanın başka insanlara, topluma ve Tanrı’ya karşı olan davranışları ile ilgili değildir. Ahlak, kesinlikle insanın hayvanlara, bitkilere ve doğanın diğer görüntülerine karşı olan davranışlarını da içerir.”

Kızılderili halkı yok oldu; ancak ‘onların bir felsefesi’ vardı ve ‘soyut varlıklar asla yok olmazlar.’ Biz yok olduklarını zannederiz; ama onlar bir yerlerde tekrar kendilerini canlandıracak insanları beklerler… Bekleyiştedirler…

Bu özel halkı geri getiremeyiz; fakat felsefelerini tekrar canlandırabiliriz. Tatanga Mani’nin eğitim sistemimizle ilgili sözü en önemli çözüm noktamız aslında. Kitapları yakmak mı çözüm? Tabiî ki hayır. Sadece ‘onların ruhunu anlamak’… Özünü içmek… Yani ‘ezberlemek’ değil; ‘kavramak…’

Sadece önündeki kitaplara gömülü olarak eğitim gören çocuklar olmamalı geleceğimiz. Tatanga Mani’nin anlatmak istediği bu… Onların en önemli dersi ‘Doğa Dersi’ olmalı ve mutlaka böyle bir ders olmalı. Bu dersin ‘en değerli ve birincil’ konusu da kesinlikle ‘Kızılderili Felsefesi’ olmalı. Kızılderililer çocukların ilgisini çekecek en etkili anlatıcılar değil mi sizce? Olsa işe yaramaz mı? Zevkle dinleyecekleri bir ders olmaz mı? Hayatlarında öğrenecekleri en güzel felsefe? Beden Eğitimi dersi var da ruhlarını eğitecek bir ‘Doğa Dersi’ olsa çok mu olur? Hep ruhlarını sınıflarına kapatacaklarına bu dersi de doğada işleyerek ruhlarına nefes aldırsalar mesela? Sorularıma benden bir cevap: “Onlar doğanın ruhunu hissettikçe bütün hayatlarına etki edecek ve tüm derslerinin özünü rahatlıkla kavrayabilecek ‘özgür bir ruha’ sahip olurlardı. Tekdüze çocuklar olmaktan çıkıp ‘özgünleşirlerdi.’ ‘Hormonlu çocuklar’ değil, ‘organik çocuklar’ olurlardı. Geçmişin ‘doğa insanı’, geleceğe en azından ‘doğal insan’ olarak taşınırdı…

Aksi takdirde insanlığın sonu nasıl olur sizce? Bu soruya da doğanın en bilge rehberi ve öğretmeninden bir Cree Kızılderilisi cevap versin:

“Yalnızca son ağaç kesildikten,

Son ırmak zehirlendikten,

Son balık yakalandıktan sonra…

Ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini

Anlayacaksın.”

Previous:

Osmanlı’nın Minik Sarayları: Kuş Evleri

Next:

Doğa ve Kültür İçin Tehlike Çanları Çalıyor: Dikkat Türkiye!

You may also like

Post a new comment