Konuk Olmanın Ötesi

21 Eylül of 2011 by

20 Şubat 2007, Tebriz, Azerbaycan, İran

Kapıyı çaldığımda yüreğim heyecanlı heyecanlı çarpıyordu. Önce bakkala bakmış, kimseyi bulamamıştım. Kapıyı Süheyla açtı. Kollarını bana doğru açarken yüreğiyle açtığını biliyordum. Aynı hislerle dopdolu sarıldık. ‘’Nerdesin sen’’ derken bir anne edasıyla ve Azeri şivesiyle tatlı tatlı gülüyordu. İyi ki buradaydım. Bir konuk olmaktan ötesiydi bu. Ve iyi ki onunla karşılaşmıştım. İnsan olmanın böylesi karşılaşmalarda daha derin bir anlamla harmanlandığı bir yerdeydim; Süheyla’ların evindeydim…

Elleri çantama doğru uzanırken, hemen ardında Abdi Bey Amca gözüktü. Ona da sarıldım. Ruhun akrabalığı sarıp sarmalamıştı tüm benliğimi. Mutluluğumu kelimelerle tarif etmem gerekirse, hiç şüphesiz ki bu an, benim için yolculuğuma damgasını vuran anlardan biridir diyebilirim…

Bir süre sonra koltukların üzerine oturduğumda, geçen zamanın, yaşadıklarımın, karşılaşmaların, içimde ne denli yoğun bir yerde durduğunu daha iyi anladım. Sanki bu bir mola zamanıydı. Her şeyin durduğu bir andı. Ben de durmuştum. Nedendir bilmiyorum, gözlerimden birkaç damla yaş ansızın yanaklarımdan aşağıya süzülüverdi. Saklamaya çalıştım, hazırlıksız yakalanmıştım içimdeki yağmura. Süheyla geldi, kucakladı beni tekrar ve tekrar. “Oy, güzel gözlüm, gurban olurum sana” derken duygularım daha da zirve yapmıştı. Böylesi bir yakınlık, böylesi bir sarmalama, böylesi bir dostluk birinden alabileceğim en değerli armağandı. Abdi Bey Amca bir sigara yaktı. Akabinde Süheyla ona dönüp bir, iki tatlı tatlı söylendi. Abdi Bey Amca koridora geçtiğinde dışarıya çıkan merdivenin basamaklarından birine, yüzünde her zamanki muzip gülümsemesiyle çoktan oturmuştu bile. Sıcaktı, ev de sıcaktı, içim de sıcaktı. Sevginin sıcaklığıydı bu. Karşılıksız bir kucak açıştı. Şanslıydım, hem de çok şanslıydım…

Hemen bir sofra açıldı önüme. Yoldan gelmiştim, yorgun olabilirdim diye yemekten sonra uyumak üzere odamı bile hazırlamışlardı. Üstelik Süheyla bana kendi odasını vermişti. Onlara nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim, bulamadım. Sanki ne desem, ne söylesem yetmeyecekti. Biliyordum, Tebriz’de bir evim ve bir ailem vardı artık…

Akşama doğru Masood geldi. İçimde yer eden nazik hareketlerini yine tekrar ederken, hafif yere eğilerek beni selamlayışına aynı duyarlılıkla karşılık verdim. Karate kıyafetleriyle Sağlar göründü ardından. O da aynı mahcup selamlayışı sergiledi. Kalkıp ikisini de kucakladım. Hep birlikte oturduk. Her daim ocaklarında kaynayan çaydanlığın sesi geliyordu mutfaktan. Hep birlikte çay içmenin hiçbir şeye değişemeyeceğim eşliğinde neler yaşadığım, neler gördüğüm, nerelere gittiğim ile ilgili uzun bir sohbetin içinde buldum kendimi bir süre sonra. Sohbetin ortasında kapı çalındı. Gelen Nuşki’ydi. Neşemiz yerindeydi hem de öyle bir yerindeydi ki benim için bayram gibiydi. Ruhun akrabalığının nereden çıkacağı kestirilemeyen, nerede gizlendiği bilinmeyen, ansızın çıkıveren bayramıydı bu…

Gecenin ilerleyen saatlerinde Abdi Bey Amca salonun herhangi bir yerine kıvrılıp uyuyakalmıştı yine. Bu adam çok garipti. Öyle uykusu gelince hemencecik, neresi olduğuna aldırmadan bir köşeye kıvrılıveriyordu. Ev halkı hiçbir şey olmamış gibi, her ne yapıyorsa yapmaya devam ediyordu. Nuşki şuh kahkalarını koyuveredursun, arada bir Süheyla’yla şakalaşmaları çok hoşuma gidiyordu. Azeri Türkçesini anlayamıyordum bazen. Süheyla benle konuşurken bizim Türkçeyi kullanıyor, arada bana çeviri yapmayı ihmal etmiyordu…

Nuşki yavaş yavaş kalktığında, gece yarısına doğruydu. Ben de bana gösterilen odaya çekildim, herkese iyi geceler diledikten hemen sonra. Abdi Bey Amca çoktan uyumuş, sesimizi duymamıştı bile…

 

Previous:

Tebriz Yollarında

Next:

Bir Evde Birkaç Dünya

You may also like

Post a new comment