Köye Dönüş

13 Eylül of 2011 by

Soğuk kış günlerinde pek çok kişi, yaz gelse de tatile gitsek diye hayal kurar. Çünkü koca bir yılın yorgunluğu, o tatillerde atılır. Haziran ayı gelip karneler dağıtılınca bütün ülkede bir hareketlilik başlar. Kimi beş yıldızlı bir otele, kimi mütevazı bir pansiyona, kimi ise dedesinin köyüne doğru yol alır ve tek bir gerçek vardır ki kimse tatil bitsin istemez.

Doruk’un annesi ve babası da tatil sever insanlar olarak bu yaz tatile gidecekleri yeri belirlemeye çalışıyorlardı. Ancak bu kez karar vermek kolay olmuştu. Abone oldukları gezi dergisinde pek çok kez tanıtımını gördükleri yer, Doruk için tam hayal ettikleri türdendi. Hemen sırt çantalarını alıp oraya gitmeye karar verdiler. O akşam Doruk’un babası Bahadır Bey seslendi oğluna: “Pazar günü köye gidiyoruz!” diye. Doruk söylenerek geldi odasından: “Sen demiyor muydun, bizim köy şehir gibi olmuş, bir tane ağaç göremezsiniz diye. Ne yapacağız gidip baba?” Derken, babası sadece göz kırptı oğluna “bize güven” dercesine.

Pazar sabahı yola çıkan aile, Antalya’ya gidiyordu. Doruk, Antalya’da binlerce otel varken neden bu sene köye gittiklerini anlayamasa da bir şey demedi anne babasına. Arkadaşlarıyla oyunlarını anlatarak etrafı izledi yol boyunca. Ankara’dan Afyon – Burdur derken Antalya’ya varışları altı saat sürmüştü. Eşsiz güzelliğiyle her köşesi cennet Antalya her zamanki gibi sıcaktan kavruluyordu. İnsanlar adeta denize hücum etmişti. Özellikle Konyaaltı Plajı iğne atsan yere düşmez bir haldeydi. Yollardaki tur otobüsleri, yabancı turistleri Kemer, Belek, Tekirova, Kaş gibi ünlü turizm merkezlerine taşıyorlardı. Şehirde turizm kaynaklı büyük bir hareketlilik, Doruk ve ailesinin gideceği köye ise daha bir saatten fazla yol vardı. Şimdilik sadece, arabanın camından gördükleri denizin hayaliyle serinleyebilirlerdi.

Antalya’nın Kumluca İlçesi’ne geldiklerinde önce bir salkım domates heykeli karşıladı onları. Doruk, ilçenin tarım ilçesi olduğunu öğrendi etraftaki panolardan. O’nu asıl şaşırtan şeyse köye giden yamaca tırmanırken gördüğü manzaraydı. Denizin hemen yanındaki ova bembeyaz görünüyordu. Sanki yaz günü kar yağmış, toprağın üstünü örtmüştü. Doruk’un şaşkınlığı “bunlar seralar” diyen annesini duyunca çabucak geçti. “Tabii ya, öğretmenimiz anlatmıştı” dedi.

Seralar geride kalırken, köyü gösteren tabela da görünmüştü. Doruk: “Nasıl yani? Hani köye gidiyorduk?”Diye sorarken, babası oğluna: “Bundan böyle bizim köy burası” dedi gülerek. Geldikleri yer ekolojik bir tatil köyüydü yani buradaki her şey doğaya uygundu. Arabadan inerken, Doruk filmlerde görüp hep merak ettiği cinsten iki tane ağaç ev gördü önce. Tam evlerden birine yönelmişken, çok daha heyecan verici bir şeyi fark etti. Beş veya altı tane köpek yavrusu henüz ilk adımların verdiği titreklikle ona doğru geliyorlardı. Doruk çok mutlu olmuştu. Köpekleri sevdi bir süre. Bu sırada içten bir hoş geldiniz sesi duyuldu. Tatil köyünün sahibi Nur Hanım ve Haluk Bey, karşıladılar misafirlerini. Gülen yüzlerle tanışarak başlayan bu tatil, çok güzel geçeceğe benziyordu.

Doruk ve anne babası, tatil köyünü gezdiler bir süre. Sonraki sohbetlerinde Haluk Bey’in her şeyini kendi emeğiyle yaptığını öğrendikleri ahşap evler, masalsı bir sessizlikle yan yana dizilmişlerdi. Her biri çiçeklerle komşu olmuş bu evleri, Nur Hanım sanatkâr elleriyle ve sevgiyle süslemişti. Eşyalarını bırakmak üzere, Nur Hanım’ın çam kozalağından yaptığı anahtarlıklarını alıp odasına geçen aile, hazırlanıp odadan çıktığında ise kapıda bir misafir onları bekliyordu. Nur Hanımların köpeği Misket, bütün heyecanıyla kuyruk sallıyor, konuklarına yol arkadaşlığı yapmak üzere onları bekliyordu. Hepsi bayılmıştı bu görüntüye. Misket’le birlikte yemek salonunun yanındaki havuza yönelen aile, tatil köyünün emektarı Erdal Bey ile tanışmış, buradaki diğer sevimli dostları ondan öğreniyorlardı. Zeytin, yeni anne olmanın ağırlığıyla sakin bakışlarla yerde yatıyor, Payro ise Misket’in tez canlı haline ayak uydurmaya çalışıyordu. Bütün bunlar olurken ortalıkta tavuklar geziniyor, horozlar ötüyor, kediler akvaryumun önünde sessizce oturuyorlardı. Doruk, her yeni canlıyı gördükçe sevinçle doluyordu. Sürprizlerle dolu bir yerdi burası.

Doruk sadece konakladıkları yerin değil o bölgenin sürprizlerle dolu olduğunu bu on günlük tatilde öğrenmişti. Kumluca’da ve oranın en fazla yarım saat uzağında antik yerleşimler, antik yollar bulunuyordu. Olympos, Doruk’un en hoşuna giden yer olmuştu. Yüzlerce ağaç ev vardı çünkü orada. Olympos antik kentine geldiklerinde ise tarihi kalıntıların arasından yürüyüp, yolun sonunun denize vardığını görmek süper bir şeydi onun için. Adrasan ve Çıralı sahiline de gitmişlerdi farklı günlerde. Orada, bu bölgelerin caretta carettaların yumurta bırakma yeri olduğunu ve insanların koruma altındaki bu kaplumbağaları rahatsız etmemesi gerektiğini öğrenmişti. Anne – babası Doruk’un çevresine duyarlı bir insan olmasını istiyorlardı. Bu ise çevreyi tanımadan olamazdı. Bu tatilin Doruk için en güzel yanı, pek çok yeni bilgiyle eve dönecek olmasıydı. Akşamları Antik Likya Yolu’nun bazı parkurlarında yürüyüş yaptıklarında, anne babasından büyüdüğünde bu yolun tamamını birlikte yürüme sözü almıştı. Aynı şekilde Nur Ablası bir dahaki sefere Doruk’u Gelidonya Feneri’ne götürecekti. Nur Hanım: “Oranın eşsiz manzarasını görmeniz lazım!” demişti misafirlerine.

Büyük bir heyecanla yapılan bu gezilerden dönüşte köyde, ya Nur Hanım’ın organik malzemelerle yaptığı enfes yemekler ya da Haluk Bey’in yakaladığı çeşit çeşit balıklardan oluşan sağlıklı sofralar bekliyordu onları. Bazen Gözde Hanım bile, giriyordu mutfağa. Çünkü Nur Ablaları en başta söylemişti onlara: “Burada evinizdeki gibi rahat olun” diye.

Zaman yine çok hızlı geçmişti. Dolu dolu geçen on günün sonunda tatilin sonuna gelinmişti. Ama Nur Hanım en büyük sürprizini sona saklamıştı. Doruk ve anne –  babasını yemek salonunun üst katına davet ettiğinde, şüphesiz hiçbirinin aklından, yukarıda şaheserler olduğu geçmemişti. Nur Hanım’ın sanatçı kişiliği köyün her yerinde kendini gösteriyordu ama küçüklü büyüklü taşların üstüne doğa resimleri yapmak, sadece doğayı çok seven birinin aklına gelebilirdi herhalde. Bu güzel eserleri hafızalarının en korunaklı yerine; havasından suyundan sevgi bulaşan bu mucize köyü yaratanları ise kalplerinin en özel yerine koyarak yola koyulduklarında içlerinden geçen, bundan böyle köy tatili yapacaklarıydı.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Yaşasın Ölüdeniz

Next:

Bir Dilek Tut, İçinde Sinop Olsun

You may also like

Post a new comment