Küre’de Kaybolmak

28 Aralık of 2010 by

Emektar haritamı alıp arabaya atlıyorum, bugüne kadar sadece fotoğraflarda gördüğüm Küre Dağları beni çağırıyor. Bu 37,000 hektarlık (sadece milli park) büyük alanı karış karış dolaşmak istiyorum. Güneşin sol kolumu kavurmasına aldırmadan araba kullanıyorum.

Geçtiğim her kilometre ‘korumada öncelikli’ alan. Tüm insanlık için yaşadığımız her alan korumada öncelikli olmamalı mı? Bu yüzden daha yavaş daha içime sindirerek kat ediyorum yolları ve sürekli durmak zorunda kalıyorum, iniyorum ve doğayı izliyorum, fotoğraflıyorum, dinliyorum…

Yunusların eşsiz doğaya eşlik ettiği İnebolu sahilinde bir çay içtikten sonra Küre’ye doğru yol alıyorum. 27 kilometrelik tırmanıştan sonra Küre İlçesi tepesinde kızıl bir saray gibi duran bakır madeniyle çıkıyor karşıma. Ağlı – Azdavay – Pınarbaşı’na geldiğimde yol üzerinde gördüğüm güzellikler; yapıları bozulmamış eski ahşap evler, yaşanılabilir, camlarından Kastamonu işi perdeler sarkıyor, tertemiz sokakları, köy kahveleri, merakla fakat nasıl yardımcı olabilirim merakıyla bakan insanlar, camlarında satılık arsa, bahçeli müstakil ev ilanları… Belki bir gün…

Pınarbaşı’ndan Ilıca Şelalesi’ne sapıyorum. Yol boyunca Valla Kanyonu bana pozlar veriyor. Kanyon geçişini yakın zamanda yapmayı planlıyorum. Bütün güler yüzlülüğü ile Ilıca Park beni misafir ediyor. İşletme çok sıcak, bazen düşünüyorum; burada yaşayan insanlar onların güzelliklerini görebilen, oralara gidip bu hayatı merak ettiğimiz için, onlara değer verdiğimiz için bize ayrı bir gülümsüyorlar. Ilıca Şelalesi’nin başlangıç parkuru Ilıca Köyü. Arabayı burada bırakıp yürüyorum, dar, kelebeklerin eşlik ettiği patikadan, köyden uzaklaştıkça şelalenin sesi çoğalıyor ve en sonunda o büyülü güzellik. Büyük kayaların üzerinden tırmanarak şelalenin döküldüğü, adeta havuzu andıran yere geliyorum. Tropikal bir ormanın içinde ve her an bir yerli ile karşılaşabilirim (yani aynı filmlerdeki gibi). Bu güzellikleri yusufcuklar ve kelebekler süslüyor. Bakakalıyorum. Ne kadar tehlikeli yazsa da giriyorum suya, ruhunu hissediyorum, evet gerçek! Bilmem hissettiklerimi daha nasıl ifade edeyim?

Dönüş yoluna, köyde yediğim enfes mantarlı gözlemeden sonra ancak çıkabiliyorum. Mantarlar tabi ki bu dağlardan. Dönüşten hiç hoşlanmıyorum.

Yürüyüş grubum Kadosk ile bu cennet yerleri daha geniş zamanda tam anlamıyla keşfetmek ümidiyle…

Yazı ve fotoğraflar: Ebru Baydar

Previous:

Çam Kokulu Antik Kent; Prienne

Next:

Deyrulzafaran Manastırı

You may also like

  • 12 Şub

    Sırt Çantalının Uzak Yolculuğu; Krabi

    Gezi

    Çok uzaklarda Uzakdoğu’da, doğa güzelliği iklimi, güler yüzlü sıcak insanları (yalancı gülümsemeleri ile sizi yolmaya ...

  • 18 Eyl

    HASAN BOĞULDU

    Gezi

    Edremit Pazarı, şimdi olduğu gibi yüzyıllar önce de Çarşamba günleri kurulurdu. Etraftaki köylüler ürünlerini pazara ...

  • 22 Şub

    Rio Karnavalı

    Gezi

    Rio Karnavalı ismini Brezilya’nın en büyük şehirlerinden biri olan Rio De Janeiro’dan alıyor. Rio kenti, ...

  • 27 Şub

    Yedigöller’e Kaçmak

    Gezi

    Doğanın büyüsüne kapılmak istiyorsanız Yedigöller’de doğru yerdesiniz. İstanbul’dan 3,5 saatlik bir yolculuğun ödülünü huzur ve ...

Post a new comment