Kuzine Hikâyesi

06 Aralık of 2010 by

Hava soğuk. Yürüyorum… Çevremde sarı, turuncu, yeşil, kahverengi tonlardan renkler silsilesi. Önümde ise; iki yanı sıra sıra ağaçlarla dolu, uzun, kıvrımlı, dar bir patika… Yol arkadaşlarım; sadık dostum köpeğim, ulu ağaçlar ve yağmurun sesi. Orta karar bir ritim tutturmuş yürüyoruz. Dudaklarımda nefesimin buharı, soğuk ve sıcağın temasının ürünü doğal sigaram…

Gri bulutlar usul usul yağmur damlacıklarını serpiyor üzerimize, heybetli ağaçlar sararan yapraklarını. Çiseleyen yağmur diniyor artık; yağmurun sesi de; ama rüzgârın ıslığı katılıyor bize. Ağaçlar yapraklarındaki yağmuru silkeliyor. Yüzüme savrulan damlalardan tadıyorum. Şimdi dümdüz patika.

Önümde iri kütüklerden oluşan evim var. Patika bizi uğurluyor. Köpeğim verandanın altındaki kulübesine giderken, ben merdiven basamaklarını çıkıyorum. Kapımın önündeki ahşap rüzgâr çanları çalıyor. Evim bana ‘hoş geldin’ diyor. İçeri giriyorum. Yağmurluğumu, montumu, ayakkabılarımı yerine kaldırıyorum. Elimdeki mantar torbasını tezgâha koyuyorum. Evime hayat veren kuzinem karşımda, sessizce beni izliyor. Yaklaşıyorum. Kollarımı sıvayıp yanındaki kovadan biraz çalı – çırpı, çıra çıkarıyorum. Soğuktan üşüyen ve akan burnumu çeke çeke, hepsini yerleştiriyorum usulca koynuna ve kibritle tutuşturuyorum. İnsanlığa lütfedilen en büyük buluş ateş, kızıl alevlerini gösteriyor hemen.

Güzel kızıllık önce yüzümü ısıtıyor sıcaklığıyla, sonra bedenimi. Çıkardığı çıtır çıtır seslerle ruhumu okşuyor ardından. Biraz duruyorum başında. Değerli, parlak cevherlerin, altın renkli korların oluşmasını bekliyorum. Birkaç iri odundan korların üzerine çadır yapıyor, kuzinemin kapağını kapatıyorum. Hemen yakınımdaki mutfak tezgâhında duran üstten kulplu demliğimin kapağını açıyorum. Teneke kutudan çıkardığım ıhlamur yapraklarını yıkayıp, çeşmemden aldığım taze orman suyuyla birlikte içine dolduruyorum. Kapağını kapatıyor, kuzinemin üstüne yerleştiriyorum. Gözüm, iki ahşap kapta yoğurup dinlenmeye bıraktığım ekmek hamurlarına ilişiyor. Önce mayalanmış buğday hamurunu, sonra mısır unundan yoğurduğum hamuru iki fırın kalıbına yerleştiriyorum. Her ikisi de kuzinemin birinci bölmesinde yerlerini alıyor.

Yıkadığım etli yeşilbiberleri, kemer patlıcanları ve kabuklu patatesleri büyük fırın tepsime diziyorum. Kuzinemin ikinci bölmesi onları bekliyor; yerleştiriyorum. Sıra taze mantarlarıma geliyor. Şöyle bir yıkayıp süzüyor, iri iri doğruyorum. Kuzinemin üstüne büyük bakır tavamı koyuyorum; biraz tereyağıyla iri doğranmış soğanları kavuruyorum içinde; ardından mantarlarla buluşturuyorum. Onlar kavrulurken pencereye yöneliyorum.

Gün ağarıyor, gece yavaşça örtüsünü çekiyor gündüzün üstüne, sofam kararıyor. Duvarlarımda asılı iki gaz lambasını ve sehpamın üstündeki iri mumları yakıyorum. Tekrar tezgâhın başına geçiyorum; cevizli – tarçınlı kekimin hamurunu hazırlamaya başlıyorum huzurla. Biraz sonra onu da tamamlıyorum ve köpeğimin sesini duyuyorum. Sadık dostum gelen misafirlerim için karşılama seremonisi gerçekleştiriyor; yine benden önce davranıyor. Sevinçle kapıyı açıyorum. Karşımda kocaman gülümsemeleriyle dostlarım ve ailem duruyor. Sevgiyle kucaklaşıyoruz; samimi ve candan…

Kuzinem de karşılıyor onları sevgiyle; herkes çepeçevre sarıyor etrafını sıcaklığını, konukseverliğini hissetmek için. Kaynayan ıhlamurun çıkardığı düdük sesi ‘merhaba’ diyor hepsine. Gülen gözler, gülen yüzlerle dolu sofamda mis kokular içinde, mis gibi bir sohbet başlıyor. Bu güzel sohbet güzel bir yemekle devam etmeli artık. Hep beraber büyük ahşap yer soframızı donatıyoruz. Taptaze, sıcacık buğday ve mısır ekmekleri dilimleniyor; fırınlanmış biberler, patlıcanlar, patatesler kabuklarından kurtuluyor; enfes mantar kavurmasıyla beraber sofrada yerini alıyor hepsi. Görsel bir şölen yaşıyoruz.

Sadık dostumu da unutmuyor, yemek kabını doldurup minnetle götürüyorum ona. O sevinçle yerken ben diğer dostlarımın yanına dönüyorum. Bizi ağırlamaktan memnun kuzinemi fındık ve ceviz kabuklarıyla doyuruyor, onu da mutlu ediyorum. Cevizli – tarçınlı kekimi ise sabırsızlıkla yerleştiriyorum bir bölmesine. Yumuşacık minderlerimize kuruluyoruz mutlulukla. Fincanlarımızı dolduruyoruz ıhlamurla. Güzel sohbetimiz güzel bir ziyafetle devam ediyor.

Zaman geçiyor ama hiç bitmiyor neşeli sohbetimiz. Ziyafet sonrası çocukluk anılarımızı, okul yıllarımızı, yaşadığımız tüm güzel ve keyifli anları yâd ediyoruz. Bir müddet sonra çizilmiş kestaneleri diziyorum kuzinemin üstüne birer birer. Hemen yanına kapaklı mısır tavasını koyuyor, içini papatya sarısı mısır taneleri ile dolduruyorum. İçeride kızaran kestanelerin, patlayan mısırların, tarçınlı kekin ve kaynayan ıhlamurun kokusu şen kahkahalarla karışırken; dışarıda yeniden başlayan yağmurun sesi, rüzgârın uğultusu ve rüzgâr çanlarının tınısı hüküm sürüyor. Sehpamın üstündeki eski radyomu açıyor, dingin şarkılarla bu güzel ortamın tek eksiğini tamamlıyorum.

Keyifli sohbetimize çiçek çiçek olan mısır patlakları, sıcak kestaneler ve enfes cevizli – tarçınlı kek eşlik ediyor tazelenmiş ıhlamurla birlikte. Sohbetimiz öyle güzel ki zamanın akıp gittiğini umursamıyor, anlamıyoruz. Durulmuş kuzinemi yeniden fındık-ceviz kabuklarıyla canlandırıyorum. Büyük bakır cezvemi koyuyorum üstüne. Üzerimizdeki mayhoşluğu alıp bizi canlandıracak tek şey kahve. Biraz sonra kahvenin kokusu tütsülüyor sofayı. Bol köpüklü kahvelerimizi alıyoruz fincanlara; biz de canlanıyoruz. Zaman ilerliyor. Ben de kuzinem de tatlı bir yorgunluğu yaşıyoruz; mutluyuz. Minderimin üstünde kıvrılıp, gözlerimi kapıyor ve şu güzel cümleleri geçiriyorum aklımdan:

“Dışarıda kar…
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa…
Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.

Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu…
Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi…
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış,
bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış
ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında,
boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde
hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için
ben ne kadar yaşlıyım…

Dışarıda kar…
İçeride kanaat…
İçeride huzur…

Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki keyfimiz bozulmazdı hiç!
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna ram olurduk.
Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu.
Sonra illa ki büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar…
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma
dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası…

Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı… Domates de…
Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.

Dışarıda kar…
İçeride huzur…

Zam endişesi, doğalgazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi…
Kimin umurunda…
Ne güzel cahildik. Mutluluğun resmini çiziyorduk…”(*)

Hayalimdeki ben bu cümlelerle uyurken, gerçek ben gerçek kuzine hikâyesini yazıyor. Çanakkale’de okuduğum yıllarda tanıştığım ve hiç unutmadığım iki şeker insan başrolünde bu hikâyenin. İbrahim Amca ve Ayşe Teyze. Benim için çok özel olan bir arkadaşımın annesi ve babası. En son kuzine hikâyemi onlarla yaşadım. Öyle bir çift düşünün ki Adile Naşit ve Münir Özkul’un oynadığı ‘Gülen Gözler’, ‘Neşeli Günler’, ‘Bizim Aile’ filmlerindeki gibi sımsıcak ve içten olsun. Onları en kolay bu şekilde anlatabilirim. Ailemden uzakta olmama rağmen anne-baba sıcaklığını fazlasıyla bulurdum onlarda. Ayşe Teyze mutfağındaki kuzinede muhteşem otlu börekler, fırınlanmış sebzeler hazırlardı. Ve daha neler neler…

Bunları ikram ederken içimi sımsıcak yapan ‘gülen gözler’ini hiç unutmadım. Tam bir Çanakkale kadınıydı. Beni kış mevsiminin ortasında içi bembeyaz bir karpuzun enfes lezzeti ve kokusuyla tanıştıran şaşırtıcı bir kadın…

Gerçek kuzine hikâyem, hayalimdeki hikâye kadar uzun değil. Çünkü kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar duygulandırır beni. Ama hayalimdeki hikâyeyi bana yazdıracak kadar da ilham verir. Şimdi Ayşe Teyze ulaşamayacağım yerlerde. Melek gibi bir insandı ve meleklerin arasındaki yerini aldı. Hatıraları ise sonsuza kadar yanımda. Bu yazı bu özel kadına, biricik eşine ve biricik kızına ithaf olunur…

(*) Murat Başaran / Ne Güzel Cahildik

Previous:

Doğayla Dost Turizm: Ekoturizm

Next:

Yettin Artık Gıda Terörü!

You may also like

Post a new comment