Ladakh: Yüksek Geçitlerin Ülkesi

16 Mart of 2011 by

Macera ve heyecan dolu 2,5 ayın sonunda yol arkadaşım Banu ile gezimizin sonuna doğru iyice yaklaştık. Şunun şurasında, kalan son iki haftayı da farklı şekillerde değerlendirmeye karar verdiğimiz için yollarımızı geçici olarak ayırıp, bir kaç güne, Bodrum’da buluşmak üzere sözleştik.

Tamam, dünyayı dolaşmak, enteresan deneyimler paylaşmak, sıra dışı dakikalara tanık olmak çok güzel şeyler bunlar, ama yinede bu dünyada mis gibi serin masmavi Ege Denizi’nin, çıtır çıtır kalamarların ve buz gibi bir Efes’in yerini hiçbir şey tutamaz! Bunu anlamış bulunduk! Ah bizim her kösesi cennet olan güzel Türkiye’miz. 

Neyse uzun lafın kısası, ben artık yorgunludan bitap düşmüş bedenime kulak verip Delhi’nin çevresindeki dağlık alanları gezmeyi tercih ederken o birkaç gün önce         (şu anda orada) Ladakh’a yani aslında bir nevi Tibet’e doğru yola cıkmış bulundu. Tam 3 gün sürecek upuzun bir yolculuk. Aynı zamanda da en yükseği. 5200 metreyle Kardung-la Geçidi’nden yani taşıtların geçebileceği en yüksek yoldan geçecek. Delhi’den Manali’ye oradan Kargil’e, Kargil’den de Leh’e. Dünyanın en muhteşem manzaralı yolculuğuna çıkıyor hiç kuskusuz. 

İki sene önce Haydarabad’dan uçakla gittiğim bu cennete bir daha gitmeyi ne kadar da çok isterdim. Gerçi bir ay önce Leh’e sadece 200 km uzaklıktaydık fakat yollar hala karlı olduğu için gidememiştik. Neyse ki Banu, bu sefer yolların açılmasını fırsat bilip gitme cesaretinde bulundu ve aslında harika bir şey yaptı! Döndüğünde Tibet kültürüyle ilgili olan izlenimlerini ve güzelim Yashica’yla çektiği fotoğrafları görmek için şimdiden sabırsızlanıyorum. 

Ladakh, Hindistan’ın en kuzey eyaleti Jammu and Kashmir’de olup resmen Tibet kültürünün bugün hala katıksız olarak yasadığı belki de tek yerdir! Bildiğiniz üzere 1950’lerin sonuna doğru Çin işgali altında kalan Tibet bugünlerde hala Çin kolonisi altında yasamaktadır ve çok büyük bir kültürel baskının altında ezilmektedir. Tibet’in ruhani ve ayni zamanda da politik lideri 14. Dalai Lama hala sürgünde olup hali hazırda Dharmsala’da Hindistan’da yasamaktadır. Onu takip edip hayatta kalmayı başarabilmiş binlerce Tibetlide ayni kaderi paylaşmaktadır. Çin Hükümeti, Tibet’i işgal ederken her zaman tek bir şeyi savunmuştur: O da Tibet’in aslında hep Çin’e bağlı özerk bir eyalet olduğu. Oysaki Tibetlilere göre sağlam tarihi kanıtlarla birlikte, onlar oldukça bağımsız ve Çin’le hiç bir alakası olmayan apayrı bir ülke olmalarıdır. O günden bu güne Tibet’in hala bağımsızlığını istemesinde şaşırtıcı olan hiçbir şey yoktur! Çünkü Tibet halkının ,’dini’ bir zehir olarak gören (Mao’nun lafıdır) Komünist rejimle iç içe yasaması söz konusu bile değildir. Çünkü din Tibetlilerin her şeyi: var oluş ve yasayış şekilleri tamamen Budizm’e dayalıdır. Eğer bir Tibetlinin dinini elinden alırsanız ondan, tüm hayatını almış olursunuz! 

Budizm 2.500 yıl önce Kuzey Hindistan’da Bodh Gaya’da bir ağacın altında Budha’nın aydınlığa ulaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Tibet’e gelişi de 8. yüzyılı bulmuştur. Fakat o zamanın kralı tarafından yasaklanmış ve Budizm ikinci kez ancak 11. yüzyılda tekrar Tibetli bir kralın hayatini riske atarak o dönem Hindistan’ın en önemli yogi masterini Tibet’e davet etmesiyle tekrar Tibet’e ulaştırmıştır. O zamandan bu yana Tibet insanları bilerek ve isteyerek, hem dünyayı hem de cenneti aynı yerde yaşayabilecekleri tek yerde kalmış ve Budizm öğretileri doğrultusunda hayatlarını bir insanın yasayabileceği en zor koşullarda dünyanın en vahşi doğasında yaşayarak geçirmiştir. Ekonomik gelişme mahsus göz ardı edilmiş, dünyevi her şey red edilmiştir. Sanki zamanın hiç geçmediği bu sınırsız Himalayaların ve platoların olağan üstü güzelliğiyle her şey 40 milyon yıl önce nasıl şekillenmişse aynen o şekilde kalmıştır. Ladakh’ta gördüğüm dünyanın en yüksek golü ( Pon-Gonk) bu güne kadar gördüğüm en muhteşem doğa harikasıydı. O kadar berrak ve maviydi ki, böyle bir renk tonu ve atmosfer, bana sadece Salvador Dali’nin sürreal tablolarından fırlayıp ta canlanabilir gibi gelmişti. 

Banu’yla oraya, bir ikinci defa daha gitmemek için kendimi çok zor tuttum! Fakat insanın bazen limitlerini bilip, önceliklerini gözden geçirmesi gerektiği bir durumdaydım. Yeni atlattığımın soğuk algınlığım ve mide durumlarım böylesine zorlu bir yolculuğu asla kaldıramazdı. 

Dolaysıyla oraya bir kez daha gidememiş olsam da, bu seferlik, sizinle iki sene önceki Ladakh günlüğümü paylaşmak istiyorum. 

Bir gün hayallerimin tek ülkesi Tibet’e gidip, uzunca bir sure boyunca nomadlarıyla beraber yasayıp o heybetli dağlarının içinde kaybolmak dileğiyle… 

1 Eylül 2007- 10 Eylül 2007 

1.Gün: Leh Havaalanı’na iner inmez, kendimizi bambaşka bir gezegene gelmiş gibi hissettik, uçaktan yere adımımı atar atmaz soluduğum tertemiz hava ve buraya özgü o güzel kokuysa cabası. Nereye geldiğimizi nasıl geldiğimizi anlamamamız epey bir zaman aldı gerçekten. 

Daha havaalanından ayrılırken bir sürü farklı insanla karsılaştık. Tüm çıkış boyunca bir sürü insan kostümler içinde, ellerinde tütsülerle bekleşiyordu, önce bizi karşıladıklarını sandık ama çok garip geldiği için hemen birilerine sorduk ve öğrendik ki bizimle aynı uçakta gelen önemli bir monku karşılamak için bekliyorlarmış. Biz ondan önce cıktık ve ben şaşkınlık içinde neler olacak diye bekledim. Monk geldiğinde lamalar borazanlarını çalmaya başladı. Kadınlar ellerindeki çiçekleri fırlattı ve elinde tütsü olan herkes havada bir sağa bir sola sallamaya başladı, daha sonra alkışlar koptu. Monk arabasına yerleşti ve bir konvoy seklinde birçok araba ayni anda uzaklaştı. Ben bu esnada olup bitene anlam vermeye çalışırken fotoğraf çekmeyi unuttuğumu fark ettim ama neyse ki arkadaşlarımdan biri, her şeyi kameraya almış. 

Leh 3500 metre yükseklikte olduğu için ilk iki günün mutlaka dinlenerek geçirilmesi gerekiyor. Akut dağ hastalığına kapılmamak içinse bol bol su içmek, fazla hareket etmemek ve uyumak en iyi çözüm. Dolayısıyla kahvaltımızı ettikten sonra misafir evimize uyumaya gitmeye karar verdik. Fakat ben büyük bir heyecan ve sabırsızlık içerisinde olduğum için az da olsa etrafı gezineyim dedim ve arkadaşlarımı uyumaya yolladıktan sonra kendi kendime dolaşmaya başladım.  

Her attığım adımda nefesim kesiliyordu fakat parmaklarım deklanşöre basmaktan hiç yorulmuyordu. Neyse ki birkaç bocalamadan sonra hemen aklimitize oldum ve Leh Palace’a doğru tırmanmaya başladım (bunca yıllık dağcılığın verdiği bir avantaj olsa gerek). Yol boyunca sırtında bir şeyler taşıyarak yürüyen ve aynı zamanda ellerinde yün ören çok hamarat yaşlı nineler, bakkallarını yeni açan etrafı süpüren dedeler, ufacık siyah bitli kopekler ve sapsarı papatyalar gördüm. Yükseldikçe, manzarayı daha detaylı görmeye başladım ve fark ettim ki Leh, gerçekten çok küçük bir kasabaymış. Biraz yükseldikten sonra neredeyse her yeri görebiliyorsunuz ve gerisi uçsuz bucaksız Himalayalar. 

Leh Gompa’sına vardığımda 3 tane monk ve bir kaç kişi daha benimle birlikte içeri girdi. İnanılmaz karanlıktı, “yahu burada nasıl yasıyorlar?” Diye düşünürken içlerinden genç olan monk “evime hoş geldiniz” dedi de, bir an herkes gülmeye başladı. Onun üzerine sohbete başladık ve Gompa’dan ayrıldıktan sonra Palace’a beraber yürümeye koyulduk. Bu arada hayatimin ilk Budist tapınağını görme sevincini yasamış bulundum. Gerçekten çok sıra dışı insanlara denk geldiğimi fark etmemse uzun sürmedi. İçlerinden bir tanesi bütün dünyayı dolaşıyor ve Katmandu’daki küçük çocukları eğitim amaçlı NGO’ suna sponsor bulmaya çalışıyor öteki genç monksa sırtından lap topunu hiç düşürmüyor çünkü o Dhera Dun’da (utharal Pradesh) çalıştığı Budist kütüphanenin uluslararası ilinkiler koordinatörü ve en sevdiği müzikse, hip hop. Tanıştığım diğer enteresan kişiyse Hollandalı asker (Hollanda’nın silahlı kuvvetleri olduğunu bile bilmiyordum) zaten onunda anlattığına göre sadece 10 helikopterleri varmış ve en son iki tanklarını sırf tüm askerlere dürbün alabilmek için satmak zorunda kalmışlar. Bu üç arkadaş Tibet’te tanışmış, daha sonra Almanya’da tekrar karsılaşmışlar ve orda Ladakh’a beraber gezi planlamışlar ve simdi de buradalar.  

 Bu arada aşırı yakan güneş beni sarsmaya başlamış yol bir türlü bitmek bitmemişti. Neyse ki en sonunda palacea vardık ve monklar bana bütün tarihçesiyle detayıyla burada olup bitenleri anlattı. Biraz dinlendikten sonra geri döndük ve öğle yemeği olarak Tibet yemeği yedik. Momo (buharda pişirilmiş içi sebzeyle doldurulmuş kocaman bir manti misali) ve ‘paba’yi (kepekten ve buğdaydan yapılmış enteresan hamurumsu ekmek) mideye indirdikten sonra bende yorgunluk belirtileri artmaya başladı ve ben buraya has meşhur Leh kayısısından yapılmış taze kayısı suyumu içtikten sonra yeni arkadaşlarıma veda edip uyumaya çekildim. 

Aksam uyandığımda, bizimkiler hala uyuyorlardı, bu da ne uykuymuş ya diyerekten onları zorla uyandırıp kafelerden birinde aksam yemeğine götürdüm, neyse ki sonradan ayıldılar da birlikte etraftaki butikleri gezdik. Kashmir şalları nasılda gözümü alıyordu anlatamam, ama daha birinci günden alışveriş için çok erkendi. 

2.Gün: Bugün Leh festivalinin ilk günüydü dolayısıyla bu ufacık Leh Meydanı’nda yüzlerce turistle beraber resmigeçidi beklemeye koyulduk (her ne kadar turist yoğunluğuna sinir olsam da bu günün tadını çıkarmak dışında yapacak hiçbir şey yoktu). Beklenen an geldiğinde çeşit çeşit kostümlerle halk yürümeye başladı, şarkılar danslar ve sloganlarla hepsi aramızdan geçmeye başladı. Ne zaman fotoğraf çekmeye kalksam önüme çıkan o meşhur yuvarlak şapkalı uyuz turistler beni sabote etmeye çalışsa da her seferinde farklı bir açıdan bu önemli ani yakalamaya çalıştım. Hatta bir ara kendimi o kadar kaptırdım ki, dijital fotoğraf makinemi çantama geri sokup 50 mm objektifli analog Cannon’umu kaptığımla geçidin içine daldım ve herkesin dibine girerek deklanşöre bir bir basmaya başladım. Evet, sonunda turist kafası, saçı, burnu ve eli ayağı olmayan fotoğraflarımda olmuştu artik. 

Birbirimizi kaybetmiş olsak ta bütün günü festivalde geçirdik. Geri dönüş yolunda tekrar monklarla ve Hollandalı askerle karsılaştım. Ertesi gün Leh civarındaki Gompalari ve manastırları gezmek istediklerini fakat kendileriyle benzin ve sürücü masrafını karşılamak için bir kaç kişiye daha ihtiyaç duyduklarını söylediler ve bende ne tesadüf bizde yârin oralara gitme düşüncesindeydik diyerekten teklifi kabul ettim. Ve tabiî ki de bir sonraki aksiyon hep beraber Garden Resturant’a gidip mis gibi çiçeklerin arasında momo yemekti. 

3. Gün: Sabah erkenden uyandık ve Alman Pastanesi’nden birkaç çörek aldıktan sonra yola koyulduk. Yol boyunca essiz manzaralar gördük ve 4 saatin sonunda dağları aştıktan sonra en yükseklere yerleştirilmiş, ilk durağımız Lumayuru Manastırı’na varıyoruz. Burada tam 100 monk yaşıyor çoğu da çocuk. Monk arkadaşlarımızı tanıdıkları için bizi oranın master monku çaya davet ediyor ve bizi mekânın özelliği ve tarihçesi hakkında bilgilendiriyor. Dediğine göre karsılarındaki enteresan kayalar hep erozyon, rüzgâr ve kar erimesi sonucu ay kriteri gibi şekiller almış dolayısıyla halk oraya ‘Moonland’ diyor. Bizde bazen kendimizi ayda sanıyoruz diye espri yapıyor ve gülerken içtiği çayı döküyor (Epey yaslı bir adam, hayatinin 50 yıllını burada geçirmiş. Sadece son 10 yılında Avrupa ya konferanslara gitmiş, Budizm hakkında insanlara bilgi vermiş ve Katmandu da eski Tibet yazılarını tercüme etmiş). Orayı terk ettikten sonra bizimle gelen Taylandlı kızı yakınlardaki ufak bir Gompa’ya bırakmaya gidiyoruz. Dediğine göre Budizm sanatını tam anlamıyla öğrenmek istiyormuş dolayısıyla tam bir yıldır bütün Hindistan’ı geziyor çeşit çeşit manastırlarla meditasyon yapıyormuş. Bize kalacağı yeri gösterdi de biran tüylerim diken diken oldu. Oldukça küçük bir mağarada 5 ay geçirmeyi planlıyor üstelik mutfak olarak bir tane ocağı ve bir tane tenceresi var. Ne diyeyim, ben buna cesaret edebilirliydim bilmiyorum büyük ihtimalle daha birinci haftadan sıkıntıdan patlar, dağ tepe demeden kendimi şehre atardım.

Daha sonra en eski Budist tapınağına varıyoruz tam 2.500 yıl önce inşa edilmiş ve fotoğraf çekmek yasak, neyse ki ben bir tane çekip hemen oradan uzadım zaten klostrofobimi uyandıracak kadar karanlık ve basıktı, riske atmadım (daha görecek bir sürü şey varken). 

Oradan sonrada 10 – 15 metrelik Golden Buda’nın olduğu manastırı gezdik ve geri dönüş yolunda bir ara çölün ortasında kaybolmuş olsak ta yıldızlarla yönümüzü bulup aksam 9 civarı Leh’e vardık. Çok yorulduğumuz için geceyi kısa kestik ve vedalaştık. Zaten yeni arkadaşlarımız da ertesi gün Delhi’ye donuyorlar. Onlarla geçirdiğim bu iki günü hiç unutmayacağım gerçekten. 

4. Gün: Bugün kiraladığım motosiklet bozması scooterızmla biraz etrafı gezdim, yeni insanlarla tanıştım, az çok öğrendiğim Hintçemle yerlilerle konuşmaya çalıştım. Aksama doğruysa Lalima’nın tanıdığı bir ailenin yanına çaya gittik. Evin babası Luther amca muazzam kafa cıktı ve bizi inanılmaz güldürdü. Tam 7 dil biliyor: Arapça, Ladahki, Tibetçe, Urduca, İngilizce, Hindi ve Sanskrit. Kendisi devlet islerinde çalıştığı için ve festivalden sorumlu olduğu için bizi raftinge davet ediyor ve bizde kabul ediyoruz. Daha sonra bizi 1 saat mesafedeki en meşhur Hemis Manastırı’na oturuyor fakat biraz geç kaldığımız için bakınmakla yetiniyor ve geri donuyoruz. Ve yine o yıldızlar! Sanki zıplasam hepsine ulaşıp birer birer toplayıp cebime sokabilirim, o kadar yakındaymış gibi duruyorlar! 

5.Gün: Lalima ve ben Nicolas’ı geri de bırakarak (bana özenip motosiklet turuna çıkmaya karar veriyor) beraber Pon Gong Nehri’ne doğru erkenden yola koyuluyoruz. Bulduğumuz harika taksici bizi zadece 3700 rupiye götürüp getirmeyi kabul ediyor adam başı 50 liradan. Gidiş dönüş tam 12 saatlik yol. Yine dağları tepeleri aşıyor bir sürü hayvan görüyoruz. Yaklar, keçiler, koyunlar, kuzular, vahşi atlar, vahşi eşekler, çeşit çeşit inekler, boğalar, değişik sıçanlar, ve kırmızı kuyruklu kuşlar… Tabi bu güzel tablonun birde öteki tarafı var ki içler acısı, bu yolları yapan fakir Hintlileri kapkara dumanlar arasında cehennemi aratmayacak koşullarda çimento dökerken görüyoruz. Ben biran gözyaşlarımı tutamıyorum çünkü isten her tarafı kapkara olmuş yüzlerden bazıları, o kadar ufak ki daha neredeyse yeni yürümeye başlamış ve onlarda ellerinde bir şeyler ailelerine yardım ediyorlar. Akıl alır gibi değil. Bu insanlar sayesinde bizim gibiler bu muhteşem şeyleri görebiliyor, hepsine minnet borçluyuz. 

En sonunda dımdızlak Himalayaların arasından mavinin her tonuyla 3.600 metre yükseklikteki 145 km’lik dev göl karsımıza çıkıveriyor. Şaşkınlık ve hayret içerisinde kala kalıyoruz. Bir süre kimseden ses seda çıkmıyor ikimizde şaşkınlık ve heyecan içerisindeyiz Yaklaştıkça Lalima’dan ‘wowwww man awsomee! ou my god cant believe it woooww dude its incredible, thanks god u are amazing’ gibisinden enteresan cümleler dökülmeye başlıyor. Bense sadece sırıtıyorum. 

Ayaklarımızı nehre sokuyor, taş sektiriyor enteresan olanlarını topluyor ve bir kenara koyuyoruz. Ben ortamın tadını çıkartmayı daha çok istediğim için fotoğraf çekme seremonimi kısa kesiyor ve suyla oynamaya koyuluyorum sonra neden mayomu getirmedim ki diye dertleniyorum ama mutluluğumun katsayısı o kadar yüksek ki hemen aklımı başka şeylerle meşgul ediyorum. Mesela buradan Tibet sınırını görebiliyor olmanın verdiği bir başka sevinçte söz konusu oluyor sonra nehrin inanılmaz güzellikteki görkemi aklımızı başımızdan alıyor. Epeyce bir süre kendimize gelemiyoruz. Öğle yemeğini nehrin kenarındaki çadır restoranlardan birinde yiyoruz ve yavaş yavaş geri dönüşe koyuluyoruz. 

6.Gün: Bugün Indus River’dan Zanzkar River’in kesişimine kadar 36 metrelik bir rafting turuna çıkıyoruz. İnanılmaz eğlenceli ve ıslaktı tabi ki, dolayısıyla da soğuktu ama güneş Nicolas haricinde herkesi ısıtıyordu. Ben yaşlı bir İsrailli çiftle kanka oluyorum ve bütün rafting boyunca onlarla takılıyorum. İkisi de 75 yaşında olmalarına rağmen hala kari koca rafting yapıyor tüm Hindistan’ı gezmeye koyuluyorlar. Türkiye’ye de 3 defa gelmişler her gelişleri ayrı hikâye, dinlerken gülmekten oluyorum. Onları çok özleyeceğim. 

Aksam üzeri tekrar Luther’in evine uğruyoruz ve yemeğe katılıyoruz. Daha sonra Luther’in annesi geliyor ve benle Türkçe konuşmaya başlıyor, ben biran hayretten şaşkına donuyorum. Meğersem 70 yıl önce, o 20’lerindeyken İpek Yolu’na ticarete gelen Türklerle tanışmış ve onlarla o kadar çok zaman geçirmiş ki, hem dillerini öğrenmiş hem de kültürlerini. Biran düşünüyorum acaba bizimkilerde mi İpek Yolu’yla buralara geldi de sonra Tibetlere kadar uzandılar ve o yüzden mi soyadımız Tibet diye düşünüyorum. Büyük olasılıkla bu yüzden ya neyse bizimkilere sordum ya hiçbir şey bildikleri yok. Ben kendim bu konuyu araştıracam. Teyze Hıristiyan olmasına rağmen supaneke süresini benden iyi biliyor ve Osmanlıca birkaç şarkı da söylüyor. Maalesef pek anlamıyorum ama anlamış gibi yapıyorum, çünkü bana anlatırken o kadar heyecanla söylüyor ki şarkılarını tüm aile sonunda onu alkışlıyor. Türk kadınlarının sacları çok güzeldi yoğurtla yıkarlardı hep, diyor da biran hatırlar gibi oluyorum şu eski saç kürleri tariflerini: yoğurtlu bademli ballı olanlarından. 

7. Gün: Bugün Nubra Valley’e gitmek üzere, yine tüm günü yolda geçiriyoruz ve bu günün özelliği geçtiğimiz yollardan biri 5800 metreyle dünyanın en yüksek yolu olaraktan Kardung La ya varıyoruz ve dans eden Punjabi’li gençlere rastlıyoruz. Bu kadar yüksekte kar yağdığı için bizde onlara katılıyor ardından sıcak çaylarımızı yudumluyor ve yolumuza devam ediyoruz.

İlk durak Panamik’te durduktan sonra oranın meşhur manastırlarından birine giriyoruz ve şansıma en sonunda mandala yapan Budistlere rastlıyoruz. Dakikalarca ve sessizce onları seyrettim. O kadar etkileyiciydi ki anlatamam. Daha sonradan bu harika sanat eserini sileceklerine inanamıyorum. Neyse Panamik’te daha enteresan bir şey bulamayınca bir sonraki durak Hemis’e doğru yola koyuluyoruz, bu sefer aralarında neyse ki sadece 30 km vardı da çabuk varıyoruz. Bunca yolculuktan sonra insan ister istemez yoruluyor birde sıradan yolculuk olsa neyse 4000 metrelerde dolaşıp duruyoruz devamlı, korkutucu geliyor bazen yani. 

Hemis’te bir ailenin yanında kaldık. Nasıl yaşadıklarını anlattılar bize, Lalima İngilizceye çevirmese hiçbir şey anlamayacaktık tabi. Daha sonra nasıl erişte yaptıklarını gösterdiler, bazen güldük bazen sustuk bazen dikkatle dinledik bazen sıkıldık. Ama enteresan bir deneyimdi. Ladakh tarzı bir evde kalmak gerçekten çok tatlıydı.

Sabah uyanır uyanmaz tekrar bir manastır gördük ve ben ilk defa stumpaları keşfettim. Hakikatten tüm gompalarda vardı bu resimler. Budizm’in sembolleri. Ardından çöl sayılan kumsal alana gittik ve 20 dakikalık bir Camel Safari’ye çıktık, 2 kamburlu olan develerden. Bayağı eğlenceliydi fakat sonra baktık ki yapacak bir şey yok burada, kamp atıp doğanın tadını çıkarmak dışında, dedik bu kadar doğa bize yeter Leh’e dönelim. 3–4 saatin sonunda Leh’e vardık ve Lalima’yla tekrar alışverişe koyulduk. Daha sonra Nicolas’la buluşup okçuluk yaycılık oynadık. Ben tekrar motosiklet kiralayacaktım ki param yetmedi, neyse dedim etrafta dolanayım fotoğraf çekeyim. O akşam bir partiye davet edildik tanıştığımız bir kaç Güney Amerikalı tarafından ve gittiğimiz enteresan yerde yine o Punjabili gençlerle karşılaştık (şu dünyanın en yüksek yolunda dans eden tipler). Bize Punjabı tarzı dans etmeyi öğrettiler (Punjabi: Sihklerin yasadığı eyalet. Amritsar şehri çok meşhurdur. Golden Temple da ordadır). Bayılıyorum Punjabı şarkılarına ve danslarına muhteşem ötesi. Daha sonra ateş etrafında oturup muhabbet ettik. 

8. Gün: Bugün burada son günümüz. Bütün gün sevdiklerimize hediyeler aldık. Ben mesela anneme çaydanlık ısıtıcısı yünden yapılmış işlemeli bir fil aldım. İçi oyuk olduğu için çaydanlığın üstüne geçiriliyor ve hem dekoratif duruyor hem de ısıtıyor. Çay delisi annelere alınabilecek en güzel en orijinal hediye herhalde. Daha sonra Lalima’nın alışverişinin bitmesini bekledim ve ardından beraber polo maçını izlemeye gittik. O kadar enteresan bir spor ki yani bana milyon para verseler yinede o atlarla koşturup o toplara o kriket midir her neyse, vuracağım diye kudurmazdım. Yahu o sopa, ya birinin gözüne girse ya o top atın kafasına gelse at delirse bir düşsen boynun kırılsa, felçsin.  

Polo, Ladakhlılar için futbol gibi hem kutsal hem de çok neşeli ama bir o kadarda tehlikeli. Çünkü seyirciyle oyun arasında hiç bir barikat yok, bazen top seyircilerin oraya düşünce herkes kaçışmaya başlıyor, şayet bende vizörden atın burun kıllarını görebiliyor olduğumu fark ettiğimde atla aramızda sadece birkaç santim mesafe kaldığını gördüm ve ters istikamet dörtnala koşmaya başladım. Bunun üzerine de sahayı terk ettim (Hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum). 

Gökyüzünün en mavisini dağların en morunu, yeşilin en güzelini, sarının en parlağını ve turuncunun en canlısını gördüm, bulutların en beyazını ve çiçeklerin en kırmızısı, burası yeryüzündeki cennet mi acaba? Ömrümün sonuna kadar burada yasayabilir miyim ki? Neden olmasın bir gün, belki tekrar gelirim.

SON

Previous:

Varanasi: Sonsuz İnanç

Next:

Çölde Bir Köy

You may also like

Post a new comment