Lahor Müzesi

15 Mayıs of 2011 by

20 Ekim, Lahor

1947’de İngiliz sömürgesi altında olan Hindistan’dan kanlı bir savaş sonrasında ayrılan Pakistan, daha sonra bir bölünme daha yaşamış ve doğu Pakistan, Bangladeş olarak ayrılmış. Pakistan urdu dilinde ‘Pak ülke’ anlamına geliyor. Aynı zamanda bu isim; eski İngiliz sömürgesi olan Hindistan’ın 5 eski eyaletinin baş harflerinden oluşuyor. P (Pencap), A (Afganya), K (Keşmir), S (Sind) ve Tan (Belucistan). Pencap Eyaleti’nde Pencabiler, Sind Eyaleti’nde Sindler, Kuzey Batı Sınır Eyaleti’nde Pathan’lar ve Belucistan Eyaleti’nde de Beluciler yaşıyor. Ülkede ağırlıklı olarak Müslümanlar, azınlık olarak Hıristiyan, Hindu, Sih ve Budistler de var.


Benim İran’dan sonra girdiğim yer Belucistan olarak anılıyor; Taftan Çölü’nün olduğu yer ve burada Çöl Bedevileri Beluciler yaşıyor. Zaten bu bölgeden ayrılıp Quetta’ya doğru yol alırken havanın hem coğrafi hem yaşam şekli olarak belirgin hatlarla değiştiğini hissettim.

Benim dikkatimi verdiğim şey her ne kadar inanç, politika ve yönetimlerden uzak olsa da insanın bu kalıpların içinde ve etkisinde kalarak yaşamını sürdürmesi demek olan hayatı için bir gözlem unsuru olarak hitab ediyordu bu gördüklerim sadece bana ve gözlerime. Hintlilerin ve Pakistanlıların bir zamanlar aynı ülkede yaşayıp aynı ülkenin insanları olması, farklı inançların yaşanan kanlı savaşlara neden olması, ülke sınırlarının değişmesi tarihte birçok örnekte olduğu gibi insanın nerden gelip nereye doğru gittiğini de gözler önüne seriyordu elbette!

İçinde bulunduğum coğrafyanın şartlarını düşünedurayım, kendimi Lahor müzesinin önünde buldum. Bir bilet alıp içeriye girdim. Girişte geleneksel objeler satan bir yer ilgimi çekti. İçerde gördüğüm kadın Pakistan’da gördüğüm diğer kadınlardan ayrılan görünümü ile ilk farklı portreydi benim için. İçerde genellikle Budist objelerin, Buda heykellerinin ve türevlerinin oluşu dikkatimi çekti. Girer girmez hissettiğim tütsü kokusu ise kendimi evimdeymişim gibi hissettirdi. İnanılmaz güzel tütsülükler, ibrikler, çaydanlıklar, filler, atlar, harika çizimler, resimler gördüm. Hemen inceledim. Gönlüm oradan bir sürü şey almak istedi ama sırt çantam buna izin vermedi.

Bir süre sonra müzenin içindeydim. Girişte büyük bir müze olduğu zaten anlaşılıyor. Gözüme ilk çarpan büyük Buda heykelleriydi. Her anından büyük keyif alacağımı hissedeceğim ta o andan belli olmuştu. Çok eski, ince detaylarla şekillendirilmiş kapılar gördüm. Nefis renk ve desenlerle bulundukları zamanları anlatan minyatürlerin başından ayrılamadım. Hele doğal renklerle ve el işçiliğiyle özene bezene yapılmış elbiselerin, mintanların güzellikleri gerçekten de görülmeye değerdi. Gitgide merkeze doğru indikçe yani eskilere doğru gittikçe kullanılan giysilerin, eşyaların ne kadar da aynı olduğunu düşünmeden edemedim. Takunyalar zamanın ayakkabılarıydı. Taş oymalarda ince bir zevk ve keyifli detaylar çok güzeldi. Belli ki bu işlemeler yaşam alanlarının içinde duvarlarda kullanılmıştı. Hindistan’ın renkli inançları ve tanrıları burada kendini göstermeye başlamıştı. Lahor Müzesi Hindistan’a yaklaştığımın habercisiydi sanki. Gördüğüm Sanskrit bir yazının önünde kalakaldım. Yazıdaki resim, hat ve biçim tarihin bu ilk kadim yazı şeklini hala yüceltiyordu adeta.

Müzeden çıkmakta bir hayli zorlandım. Gözlerim ve gönlüm açıldı. İçim haz dolu olduğu halde otele geri döndüm. Bizimkiler avluda oturmuş beni bekliyorlardı. Biraz onlarla oturup yukarıya, odama çıktım. Ertesi gün Hindistan sınırına girmek üzere Pakistan sınırından ayrılacaktım. Sırt çantamı düzenleyip hazırladım. Güzel bir uykunun ardından yarına hazır olmalıydım.

 

 

Previous:

Aynı İnsanlar

Next:

İpek Yolu

You may also like

Post a new comment