Leyla Erbil Öykücülüğü

27 Aralık of 2010 by

Akdeniz Öykü Günleri’nin son konusu; Leyla Erbil Öykücülüğü idi. Oturumu Ahmet Tüzün yönetti. Konuşmacılar; İdil Önemli, Ayhan Sönmez, Demir Özlü. Ben öncelikle Leyla Erbil’in çarpıcı konuşmasıyla başlamak istiyorum:

“Sanat ve edebiyat insanı değiştirir. Kitap da insanı değiştiren öğelerden biri. Kitap derken, bir tür kitaptan bahsetmiyorum. Kitaplardan söz ediyorum. Eskiden, Tevrat, İncil, Kuran gibi tek kitap okuyarak değişen insanlar var ama bugün çağımız her türlü kitaba, her türlü insanın getireceği önerilere açıktır, ben öyle bir okumayı kastediyorum. Kitap okumayı egemen güçler sevmez. Onlara her zaman karşıdır. Tarih, kitap yakmalar, yasaklamalarla dolu.

11. yüzyılda Selçuklu vezirlerinden Nizamül Mülk, Seyahatname adlı eserinde, ‘Halk ayıdır, biz yönetenler de ayı oynatanlarız’ der. Bu zihniyet bence bugüne dek geliyor. Örneğin Köy Enstitüleri’nin üzerine konuşmasında, İsmail Hakkı Tonguç’a bir bakan ‘Hakkı Bey, durmadan eğitim eğitim diyorsunuz, bu kadar hergeleyi okutursanız, bize kim hizmet edecek?’ der.

Egemen güçler, bizim okumamızı, yazmamızı, anlamamızı, eleştirel aklı ortaya koymamızı istemiyor. Egemen güçler din ve kapitali bir arada kullanıyor. Oysa bir kapitaliste ‘Seni asacağım’ dediği zaman, adam arkasına dönüp ‘İp fabrikası kurun’ dermiş. Böyle bir yerde bulunuyoruz bugün. Örneğin tabanca dağıtılacak, alt komisyondan geçmiş. Halkı birbirine kırdırarak, fabrikatörlere para kazandıracaklar diyerek, ülkenin sorunlarını önümüze seriverdi.   

Ahmet Tüzün, Leyla Erbil’in başarılarla dolu özgeçmişini okudu. Edebiyata şiirle başladığını, sonra öykülerle sürdürdüğünü, kitaplarının çoğunun İş Bankası ve Yapı Kredi yayınları olduğunu anlattı. 2006’da İstanbul’da Leyla Erbil Sempozyumu yapıldığını anımsattı.

İdil Önemli; “Leyla Erbil metinlerine baktığımızda, bir yolculuk çıkıyor karşımıza. Bu insanlığın sırlarını aramakla geçen bir yolculuk. Okur, toplumun bize sunduğu insan kavramını ararken, yolculuğun sonunda özüne vararak bitiriyor. İnsanın katmanlarını soyarak devam ediyor. İnsanın kendinden bile sakladığı belli sırları deşmeye başlıyor. Bu noktada acıtıcı bir yan var. Ortada bir neşter keskinliğinde, ironi ve hafif de bir nihilist duruş var. Bu duruşta tuhaf bir kelimesi var, ‘Araya aklını bıçak gibi sokmak’ bu çok açıklayıcı bir şey. Leyla Erbil, edebiyatımıza girdiğinden beri, aklını bıçak gibi sokmuş bir yazar” dedi.

Ayhan Sönmez; “Ben, Leyla Erbil’in ‘Gecede’ öykü kitabını, 27 yıl önce okudum. 1968’de yayınlandı. O zaman Leyla Erbil, Cumhuriyet Gazetesi’ne bir ilan verir. “Gecede, Marksist ve Freudist bir kitaptır” diye. Kitap ilgi görür. O dönemde Marksizm yükselen bir değerdir. Freud, yeni yeni Türkiye’de tanınmaya başlar. 1950’de tanınsa da yaygın değil. Leyla Erbil, bilinçaltı akışını ve Freud’u devreye sokuyor. Öykülerinde, erkeklerin kadını cinsel obje olarak görmeleri işlenir. Öykülerinde sadece erkeklerin değil, kadının da aşağılık yanlarını işler. Cinsellik çok yoğun ve farklı bir şekilde ele alınır. Öykülerinde burjuva yaşamı ile yoksul yaşamları karşılaştırır” dedi.

Edebiyata kendisi de şiirle başlayan Demir Özlü’nün yaşamı da ödüllerle dolu olmasına karşın, ülkesinden uzakta İsveç’te yaşamak zorunda kalanlardandır. Ayrıca Leyla Erbil’in yakın arkadaşı olması nedeniyle onu en iyi bilenlerdendir.

“Leyla Erbil Bütün ödülleri reddetmiş bir yazardır. Onun edebiyatı üzerine konuşmak zordur. 1950’li yıllarda yazarlar arkadaşlıklar da kurardı. Bizler aynı zamanda çoğumuz arkadaşız. Leyla Erbil ile mektuplaşırdık. Edebiyat, insanı birleştiren bir şeydir. Bizler o zaman birbirimizin eserlerini eleştirmezdik. Leyla Erbil, zor yazımı seçti. Jeymis Joys gibi yazın türünü seçti. Türkçeyi değişime uğratmak, ama sahte değişim değil, bir şeyi anlatmak için ses değerlerini çok iyi kullanarak, normal işaretleri dahi zorlayarak bir yazı yarattı. Onun yazıları felsefe ağırlıklı bir yazıdır. ‘Cüce’ kitabının sonunda bir 12 sayfa vardır ki Türk Edebiyatı’nda ulaşılacak en üst noktalardan biridir. Onu okumak da zordur. Bir kere değil, birkaç kez okumak gerekir. 1950’li yıllarda bizler, edebiyatta bir eksen değişikliğinin gereğini hissettik. Bizler devlet başta olmak üzere, toplumsal kurumlar tarafından ne kadar yalnız bırakılmış olursak olalım, kendi yolumuzda yürüdük” dedi.

Üç gün boyunca birlikte olduğumuz, yüzünde sanatın ışığını taşıyan, konuşurken içimizi ısıtan bu güzel insanlardan ayrılma zamanı gelmişti.

Leyla Erbil, başına ilk kar düşen, yamacı güneşli zarif bir dağ gibiydi.

Demir Özlü, korkmadan saklanabileceğin ormandı.

İdil Önemli, genç yaşta meyve dolu yediveren limon ağacı.

Ulla Lundström, Demir Özlü ile yaşamını birleştireli 39 yıl olmasına karşın ‘Demir’ derken sesinin renginde aşk cıvıldayan, bir gülümsemeydi. Doyumsuz güzel anlar geçirdik, hepsine sonsuz teşekkürlerimi sunarken, nice sağlıklı, mutlu, öykü dolu yıllar diliyorum.

Previous:

Dereler Yukarı Akabilse, HES’lerden Kaçabilse

Next:

Sözcüklerle Dans Eden Adam: Cemal Süreya

You may also like

Post a new comment