Lübnan’dan Selam

26 Şubat of 2011 by

27 Aralık 2008

Kaldığım otel (Al – Rabbie); geleneksel Suriye evlerinden. Dışarıdan içerisi hayal edilemiyor. Uzun duvarlar dış dünyayla evin iç dünyasını kalın taş duvarlarla ayırmış. İçeriye girince geniş bir avlu karşılıyor insanı. Kafayı kaldırıp bakarsanız da gökyüzünü görüyorsunuz, avludan yukarıya yükselen ağaç dallarının arasından. Bu çok ferahlatıcı, evin içi avluyla birlikte hissedilen duyguyla beraber cennet gibi; bir huriler eksik.

Damascus güzel, güzel olmasına da benim aklım Palmyra’da hala. Orası denince ilk aklıma gelen uçsuz bucaksız çöl ve Bedeviler. Bedevilerin yaşayış şekli çölün doğasıyla öyle bir örtüşmüş ki doğrusu bende çarpıcı bir etki bıraktı. O yüzden de düşünmeden edemiyorum; şehirde insanlarla içice yaşamıyorlar, şehrin etrafında, antik kentin çevresinde ve uçsuz bucaksız uzanan çölün içinde çadırlarda yaşıyorlar.

Sabah gün doğumuyla uyanıyorlar. Ben çok ziyaret ettim çöl Bedevilerini. Çok misafirperver insanlar. Eğer bir partneriniz varsa ve yolunuz bir gün o taraflara düşerse eğer boş verin otelleri, bu insanların çadırında kalın. Paranız onlara nasip olsun. Bu insanların ne paranızda ne pulunuzda ne de çulunuzda gözleri var. Kendi hallerinde insanlar. Aksam üzeri konuk olduğum bir Bedevi çadırında gördüğüm manzara şuydu; gaz lambası, toprağın üzerinde bir çul, yakmak için bir kaç dal parçası ve ufak bir sobanın etrafına sokulmuş gülümseyen insanlar. Ve bunca bozulmuşluğun içinde hala bakir ve eskilerden gelen bir yaşam biçimini sürdürüyorlar. Gönlümden gelen bir sevgiyle dünyadaki bütün bakir kalmış, bozulmamış insanların önünde saygıyla eğiliyorum…

Suriye’den Damascus’tan bindiğim otobüsle doğrudan sınır giriş çıkışlarını yaparak Beyrut’a girdim. Beyrut… Gerçekten şaşırtıcı bir yer. Arap cumhuriyetleriyle ilgili olarak ilk izlenim Suriye’den geldiği için doğrusu çok fazla yüksek sesle konuşan, yeri geldiğinde gayet de kaba saba davranışlarda bulunabilen Araplar gördüğüm için ve genellikle kapalı ve koyu renk giyinen kadınlara denk geldiğim için Beyrut tamamen başka bir görüntü veriyor. Daha önceden bildiğim Hamra adında bir semte geldim. Şanslı bir günümdeyim ki herhalde günlüğü 20 $’a bir otel buldum (100 $ 148.000 L.L. yapıyor). Zira sonraki araştırmalarım otelin fiyatının gayet de uygun olduğunu anlamamı sağladı.

Hamra’ya akşamüzeri ulaştığım için caddeler hele de yılbaşı yaklaştığındandır herhalde ışıklı mı ışıklı. Mini etekli kızlar, ağır makyajlı hatunlar, camekânları süslü ve rengârenk dükkânlar. Tam bir alışveriş cenneti alışveriş yapmayı sevenlere…

Benim durumumda ise bana ilginç gelebilecek, beni alıp eski zamanlara götürebilecek bir ses, bir koku ya da bir görüntü arıyorum. Henüz bir ilginçlik bulabilmiş değilim.

Ertesi gün para bozdurmak için bir dövizcinin önünde durdum. Mardinliymiş. Bana hem para bozdurmamda hem de gidilip görülecek yerlerle ilgili hem de nasıl ucuz gidebileceğimle ilgili çok faydalandığım bilgiler verdi. O sabah National Museum’a gittim, her zaman ilk olarak yaptığım gibi. Girer girmez müzenin tarihi ile ilgili bir film izlettiler. Filmi izliyorum bir taraftan ama diğer taraftan fonda çalan müzik, eşlik eden kadın sesiyle birlikte öyle inanılmaz güzellikteydi ki bütün duyularım açılmış vaziyette dinliyorum. Sonraki bütün gün kulağımda o ezgi çaldı durdu. Sokaklarda mırıldana mırıldana sarhoş bir vaziyette gezdim, öyle çok etkiledi beni. İnanmayacaksanız belki ama o müzik eşliğinde ölüme bile gidebilirim…

Hemen filmden sonra müzedeki görevliye müziği nerde bulabileceğimi sordum tabii. Adamın adını verdiler; ‘Zad Moultaka.’ Ülkenin antik şehirlerinde konserler düzenleyen, organize eden biri. Aynı zamanda müzik yönetmeni. Nitekim sonraki gün birçok yerde aradım ve sonunda bir CD’sini buldum; Jubiter Tapınağı’nda ki konser CD’si. O da yeter şimdilik. Gayet mutlu oldum. Ne yazık o müzik yoktu ama onu aramaya devam ediyorum…

Müzenin tarihi ilginç. Lübnan geçmişte birçok savaşlar yaşamış bir ülke. Zaman zaman sokaklarında gezerken delik deşik olmuş binaların hala aynı kalmış görüntüleriyle karşılaşabiliyorsunuz. Müze de bir zamanlar nasibini almış bu durumdan. Müzeyi yeniden restore etmişler. Sergilenen şeyler temizlenmiş, onarılmış. Çok fazla lahit var. Üzerleri içindeki kişinin savaşçı, kral – soylu – ya da sıradan biri olması ile ilgili olarak değişik islemelerle bezenmiş. Bu insanlar ölülerine inanılmaz bir önem atfetmişler. Palmyra’da da görmüştüm. 4 tip mezar tipi var; ev tipi mezar (evin altına gömülen), kule tipi mezar (toprağın üstüne kat kat yapılan kule biçiminde), özel bir tapınağa defnedilen önemli kişiler ve aile tipi mezar (aynı lahdin içine arada bir ayırıcı olması kaydıyla üst üste konulan)… O zamanın insanları ölüleriyle yakın ilişki kurmaya devam etmişler ve ölüme başka bir gözle bakmışlar. Bu lahde gösterdikleri özenden, üzerine yaptıkları resimlerden ve resimlerin içeriği ile ilgili mesajlardan da anlaşılıyor…

Bir zamanlar İran’da Persianlardan, Suriye’de Aramlardan, Lübnan’da Finiklerden bahsedilirken şimdi hem insanlar hem de yasam biçimleri değişmiş durumda. Gördüğüm bir tablo bu kronolojiyi anlatması bakımından ilgimi çekti; tabloda Orta Doğu’daki medeniyetler sıralanmış. İnsan okuyunca heyecanlanıyor doğrusu. Buna göre; Kush, Sümer, Babylonia, Arabia Felix, Punt, Akkad, Ebla, Trade Routes, Phoenicia, Persia, Elam, Kassites, Assyria, Urartu, Hatti, Minoan, Canaan, Egypt, Mesopotamia, Eblaite…

Müzeyi gezdikten sonra müziği bir daha dinlemek için filmi bir daha izledim. Ve ardından Hamra’ya geri döndüm. Ertesi gün caddelerde, sokaklarda dolaştım, ara ara insanlarla sohbet ettim. Sonraki gün Beyrut’tan 1,5 saat mesafede ‘Jaita Grotto’ diye bir yere gittim. İyi ki de gitmişim. Kocaman bir mağara. Yukarı bakıyorsunuz çok yüksek, aşağı bakıyorsunuz çok derin. Sarkık ve dikitler zamanla inanılmaz şekiller yaratmış, aşağıda nefis türkuaz renginde bir su var, daha sonra kayıkla içinde dolaştım. Orda tanıştığım üç gençle ettiğimiz sohbet sonrasında bana yakında ‘Jebel’ diye bir yer olduğunu ve istersem beni gezdirebileceklerini söylediler. Teşekkür ederek kabul ettim. Gitgide yukarı çıktık. 1.500 küsurlu bir rakıma kadar. Kar var. Buz gibi bir hava. Kayak merkezi falan. Bu arada Lübnan’da kışı yaşıyorum. Yağmur bazen bardaktan boşanırcasına yağıyor. Bu çok güzel ben kışı çok seviyorum zira.

Sonra çocuklar beni otelime kadar bıraktılar. Ertesi gün yine 2 saate yakın bir yoldan sonra ‘Tyr’ diye antik bir şehre gittim. Sonra ‘Baalbeck’ diye bir tapınağa… İskender buralarda dolaşmış. Baalbeck’te (Jüpiter Tapınağı) gördüğüm tapınaktaki taş yapılar, devasa kapılar şimdiye kadar gördüklerimin en büyüğüydü…

Previous:

Şam-ı Şerif

Next:

Bscherri Diye Bir Dağ Köyü ve ‘Halil Cibran’

You may also like

Post a new comment