Lugano’da Trekking

20 Aralık of 2011 by

9 – 13 Kasım 2011

Sabah erkenden Lugano Gölü’ne giden trene bindim. Tren fazla kalabalık değildi. Koltuğuma yerleşip manzarayı seyretmeye başladım. Gördüğüm manzarayı nasıl tarif ederim bilemiyorum. Her karesini dondurmak istediğim bir yolculuk oldu.

Sıra sıra dağlar ve bu dağların üzerinde kâh kalkan kâh yoğunlaşan bir sis bulutu var. Yağmur çiseliyor ve boydan boya bir gökkuşağı çimenlerden başlayıp dağların tepesine kadar uzanıyor. Aralarda küçük köyler, sivri çatılı evleriyle çok şirin gözüküyor. İnekler, atlar yol boyu size arkadaşlık ediyor. Ve dağlardan dökülen şelaleler, yolu süsleyen irili ufaklı göller, size unutulmaz bir güzellik yaşatıyor. Bu manzara şöleni yaklaşık üç saat sürüyor. Bir noktadan sonra fotoğraf ve video çekmeyi bırakıp gözlerimle manzarayı içmeye daldım…

Lugano’ya varmadan önce yolumuzun üstündeki duraklardan biri Luzern. Luzern, İsviçre ulusal kahramanı Wilhelm Tell’in öyküsünün geçtiği yer. Efsaneye göre Wilhelm Tell, köye gelen kralın temsilcisini selamlamayı kabul etmez, bunun üzerine oğlunun başında duran bir elmayı okla vurmakla cezalandırılır. Elmayı vurmaya yanında iki okla gelir. Çok iyi bir atıcı olan Wilhelm, elmayı oğluna zarar vermeden vurmayı başarır. Fakat temsilci neden yanında bir değil de iki ok olduğunu sorduğunda “eğer elmayı vuramasaydım ikinci okla da sizi vuracaktım” cevabını veren Wilhelm’e sinirlenir ve hapse atılmasını emreder. Olaylar zinciri sonucunda Wilhelm kaçar ve nihayetinde kralı öldürür. Ve ismi günümüze kadar gelir.

Kendi durağım olan Lugano’ya gelince trenden iniyorum. Artık İtalya sınırına yaklaştığımız için etraftaki yazılar İtalyanca’ya dönmüş durumda. Şehir İsviçre’nin kuzeyine göre daha kirli ve daha kuralsız. Burada arabaların artık yaya geçidinde durmayabileceği konusunda beni uyarıyorlar.

Önce Lugano Gölü’ne gittim. Gölün bir kısmı İsviçre’ye, bir kısmı ise İtalya’ya ait ve dağlardan inen sayısız akarsuyla besleniyor. Kıyı boyu yürüyüp Parco Civicco’yu yani en önemli parklarını buldum. Burası rengârenk çiçeklerle süslü, ayrıca nadir bulunan ağaçlar ve bitkiler var. Banka oturup karşı kıyıyı seyrettim. Sırada kiliseye gitmek var. Üzerime yavaş yavaş gezinin yorgunluğu çökmeye başladığından yürümek yerine otobüse binmeyi tercih ettim. En yakın durağa yönelip günlük bilet aldım (5 Frank). İsviçre’de otobüslerde ara ara kontrol oluyor ama biletsiz binip yakalandığınız zaman cezaları çok yüksek. Bir de otobüse bindiğinizde makineye biletinizi okutmanız gerekiyor. Yoksa süreyi başlatmamış olduğunuz için ceza yiyorsunuz. ‘Meleklerin Meryemi’ adlı kilisenin önündeki durakta indim. Buranın önemi; içerdeki ‘İsa’nın Çilesi’ adı verilen muhteşem freskin Leonarda Da Vinci’nin öğrencisi tarafından yapılmış olması. Freski inceleyip dışarı çıktım ve şehrin ana meydanı Piazza Della Riforma’ya gittim. Burası kafeler, lokantalar ve dükkânlarla sarılmış. Fakat yemek için burayı değil de ara sokaklardaki lokantaları tavsiye ederim. Hem daha hesaplı, hem de daha lezzetli. Birbirine paralel küçük taşlı sokaklarda yürümeye başladım. Manavların, şarküterilerin, çikolatacıların arasında keyifle yürüdüm. Bir sürü şık butiğin yanından geçtim. Ve artık esas hedefim olan Monte Bre Dağı’na doğru yola çıktım.

Monte Bre Dağı, 933 metre ve teleferikle çıkılıyor. Teleferiğin fiyatı biraz pahalı (23 Frank) ama değeceğini düşündüğüm için ödedim. Yavaş yavaş tepeye çıktık. Burada manzarayı seyredebileceğiniz bir seyir yeri olduğu gibi, lokanta ve kafe de mevcut. Oturup karşıda gözüken sıra sıra dağları, gölleri, köyleri, ağaçların sonbahara özgü rengârenk dokusunu seyre koyuldum. Etrafta trekkinge gelmiş sırt çantalı, botlu bir sürü insan var. Buradan civar köylere yürüyüş parkurları mevcut. Hatta trekkinge meraklı bir sürü insan buraya sadece bu parkurlarda yürümeye geliyor.

Ben en yakındaki Bre Köyü’ne yapılan bir yürüyüşe katılmaya karar verdim. Yaklaşık bir saatlik kısa bir yürüyüş ama keşke ayağımda lastik ayakkabı değil de bot olsaydı diye biraz hayıflandım. Tempolu yürüyüşümüze başladık. Çevredeki manzara o kadar güzel ki seyretmek istiyorum ama grubu kaçıracağımdan duramadım. Maalesef yürüyüşlerin böyle bir dezavantajı oluyor. Tempoya uymak ve kaymamak için önüme bakmaktan çevreyi kaçırdım

Sonunda Bre Köyü’ne vardık. Buraya gelmek hep yokuş aşağı olduğu için kolay oluyor. Ama geri dönerken onca tepe nasıl çıkılır bilemiyorum. Gözümde biraz büyüyor. Aman neyse ne deyip köyde gezinmeye başladım. Burada çeşitli sanatçıların eserleri sokaklara konmuş ve sergileniyor. Bir şeyler yiyip, burada yerleşik sanatçılarla sohbet edip dönüş yoluna geçtik. Yorucu bir tırmanıştan sonra teleferiğin oraya varıp soluklandık.

Sırada Lugano Gölü’nde tekne gezisi (16 Frank) var. Artık ölü sezon başlamış olduğundan büyük tekne yerine küçük tekne hizmet veriyor. Dışarıda yer kalmadığından içeri yerleştim ve tekne gölün durgun sularında hareket etti. İrili ufaklı bir sürü köyün yanından geçtik. Bunlardan Gandria Paese meşhur bir balıkçı köyü. Göl kenarından tepeye doğru devam eden köy daracık sokaklar ve yan yana dizilmiş evlerle örülü. Göle sıfır olan yerlerde balıkçı lokantaları ve oteller var. Ayrıca ara ara serpiştirilmiş villalar çok dingin gözüküyor. Önlerinde kendilerine ait tekneleriyle tamamen kendilerini izole etmişler. Bu köye kafasını dinlemek isteyen yazarlar ve sanatçılar gelirmiş. Ben buraya bayıldım. Kafa dinlemek için kalınacak süper bir köy.

Tekne gezisinin ardından karnımın acıkmış olduğunu fark ettim. Ara sokaklardan birinde gözüme kestirdiğim şirin bir İtalyan lokantasına girdim. Fırın ateşinde pişirilmiş pizzamı yedikten sonra az ilerde bu yöreye özgü Merkür çikolatacısına girip tatlı alışverişimi yapıp otele yorgun ama mutlu bir şekilde döndüm.

Birkaç gününüzü bu bölgede geçirmenizi tavsiye ederim.

Sağlıcakla,

Yazı ve fotoğraflar: Anette Inselberg

 

 

Previous:

Kuğu Cenneti Zürich

Next:

Sansarak ve İnikli Köyleri

You may also like

Post a new comment