Marakesh

07 Şubat of 2011 by

Tam şu an karşımda ismi Fatima, 24 yaşında güzeller güzeli bir kadın ve onun yanında boylu boyunca uzanmış 3 yaşındaki kınalı kuzusu oturuyor, onların yanında ise 2 adam bir kâğıda bir şeyler yazıyorlar, tam karşılarında ve benim yanımda daha yeni mimarlıktan mezun olmuş 20’lerinde bir genç kız ve biz Türkiye’deki liberal İslam felsefesini konuşuyoruz… İlginç fikirleri var bu konuda…

Trendeyim. Daracık bir kompartımanı 8,5 kişi paylaşıyoruz. Ufak Sahara’yla birlikte. İstikametimiz Marakesh. Daha dün akşam vardım Kazablanka’ya ama Atlas Dağları’nın eteklerinde yer alan Marakesh hep çocukluğumdan beri görmek istediğim şehirler kervanında olduğu için Kazablanka’yı en sona bırakmaya karar verdim.

2 saat oldu trene bineli ve halen 1 saatimiz daha var. Fena heyecanlıyım. Bekleyemiyorum, keşke tren daha hızlı gitse.

Fas kesinlikle ilginç bir ülke. Afrika’da olmasına rağmen yemyeşil. Bu nedense bana son derece şaşırtıcı ama etrafımdakiler için bu son derece doğal. Artık ben Afrika’yı nasıl hayal ediyorsam. Şehir dışında yolculuk ediyoruz. Her yer yemyeşil düzlüklerden oluşuyor. Hiç bu kadar çok ve değişik kaktüsü bir arada görmemiştim. Dağlık bir alanda değiliz şu an ama kıraç tepeleri var. Daha çok kayalıklara benziyorlar. Renksiz.

İlk dilleri Arapça olmasına karşın, çocuklarından tutun herkes Fransızca konuşuyor. Eğer Fransızca bilmiyorsanız, İngilizcenizle burada yaşamanız gerçekten zor. Ancak yüksek standartlardaki yerlerde İngilizce konuşan personele rastlayabiliyorsunuz. Eğer iletişimde güçlüyseniz, aynı dili konuşmamak engel değil. Onların sizi anlamak için gösterdiği çaba, sizin kendinizi ifade edebilme isteğinizle eşdeğer.

Fransızcayı sevmeme karşın, burada Fransızca konuşulmasının tek sebebinin Fransa’nın sömürgeliğinden kaynaklandığını bilmek biraz sinirime dokunuyor doğrusu. Bu insanların kendi dillerinden sonra başka bir ülkenin dilini öğrenmek zorunda bırakılması eğitim açısından fevkalade olmakla beraber, etik açıdan kesinlikle yanlış. Bana göre tabi. Aynı şeyleri Hindistan’ın ikinci resmi dilinin İngilizce olmasından dolayı da hissediyorum. Tabi bunların yanı sıra girdikleri ülkeleri gerek ulaşım, ticaret, eğitim gerek ekonomik büyüme ve saygınlık gibi konularda son derece ileriye taşımalarına karşın, onlardan aldıkları, sömürdükleri, götürdükleri çok şey var… Bu apayrı bir yazı konusu tabi…

Faslılarla ile ilgili ilk izlenimlerim; çoğu erkeklerinin enfes denecek güzellikte olmaları. Hemen hepsinin saçları kömür kadar siyah, son derece gür ve kıvırcık ama insanı rahatsız eden kıvırcıklardan bahsetmiyorum. Bakınca insanda dokunma ve parmaklarını geçirme isteği uyandıran dalgalardan bahsediyorum. Yüzleri çizilmiş gibi, iri gözler, dolgun dudaklar, simsiyah neredeyse kaslarına değen kirpiklerle çevrili kocaman esmer gözler, güçlü bir burun ve çene yapısı. Hemen hemen hepsinde mevcut bu durum. Birbirlerine çok benziyorlar ama dediğim gibi feci güzeller metrelerce öteden ayırt edilebiliyorlar. Kadınları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Hindistan’ın kadınları için ne düşünüyorsam, Fas’ın erkekleri için de aynı şeyleri düşünüyorum. Nefes kesiciler.

Marakesh tam anlamıyla kırmızı bir şehir. Tüm mimari yapıları kiremit rengi ve bu şehre başka bir hava katıyor. Daha çok gizemli bir hava. Şehrin insani rahatlatan bir duygusu var. Kaos şehrin bir parçası ama Hindistan’dan sonra buradakine kaos demek haksızlıkmış gibi geliyor bana. Buranın halkı ve yaptıkları her şey sanatla ilgili. İçlerinde saklı olan tutkuyu sadece yapılarında değil, el sanatlarında ve dokundukları her şey de hissedebiliyorsunuz.

Çeşitli ülkelerden gelen sanatçıların çoğunun yolunun bir kez bile olsa Fas’a düşmesinin ya da buralardan ev almalarının sebeplerinden biri bu şehir ve buranın güzel insanları. Buradan birçok ünlü geçmiş zamanında. Yves Saint Laurant veya Versace gibi dünyaca ünlü dizaynırlar komşu olmuşlar Marakesh esnaflarıyla. Haklarında pek çok rivayet anlatılmakta. Bodrum Zeki Müren’e neyse, Marakesh’te onlara öyleymiş kısaca.

Birçok Fransız pop şarkıcısı, ünlü İtalyan dergi editörleri, sinema sanatçılarıyla sokaklarda karsılaşmanız ya da yan yana pansiyonlarda çok doğal.

Burada ki oteller ya ‘dar’ ya da ‘riad’ olarak adlandırılıyor. Daha çok misafir evleri diyebilirsiniz. Bildiğiniz otellerden çok farklı. Gerçekten de evlerde kalıyorsunuz ve tüm evler neredeyse enfes bir tarza sahip. Her şey büyük bir dünyaya açılan ufak bir kapıyla başlıyor. Kapının önüne geldiğinizde nasıl bir şeyle karşılaşacağınızı bilmediğinizden önce bir şaşalıyorsunuz. Kapı dediğiniz öyle alelade bir kapı değil tabi, gördüğünüz, alıştığınız kapılardan çok farklılar. Sadece kapı demek neredeyse hakaret gibi. Yine de farklı bir tarzları olmasına karşın, o kapıyı açtığınızda nasıl masalımsı bir dünyaya gireceğinizi düşünemiyorsunuz.

Tüm yalnız kapılar inanılmaz bir avluya açılıyorlar. Avluları oldum olası sevmişimdir. Nedense kendilerinin duvarlardan daha çok anlatacakları şeyleri olduğunu düşünüyorum. Acayip gizemliler ve sır saklamayı biliyorlar. Her yeri bembeyaz üzerine rengarenk işlerle süslü duvarlarla kaplı, dışarıda ki dünyanın sıcağının buraya girmeye cesaret edemediği serin, her yerin küçük karo taşlarlar kaplı olduğu bir renk dünyasının hakim olduğu ve tam ortasında portakal ağaçlarının dikili olduğu bir avlu düşünün. İçeriye adımınızı atar atmaz, geçirdiğiniz şoktan sonra tek hissettiğiniz duygu; huzur.

Beyazı sanırım ilk burada sevdim ben. Beyaz üzerinde diğer renkleri en iyi taşıyan renkmiş meğer. Yerler, merdivenler, tavanlar bile son derece rengârenk. Her şey birbirine geçmiş ve karmakarışık olmasına rağmen yine de muhteşem bir düzenleri ve uyumları var. Beyaz hakimliğini koruyor ve diğer renklerin gölgesi altında kalmıyor ama diğer renklerde beyazın liderliği altında ezilmiyorlar ve haklarını saygı uyandıracak derece de koruyorlar. Yeşillerde geldiler mi içlerine değmeyin keyiflerine…

Odaları da bir o kadar kish. Her eşya ve topladıkları her koleksiyon parçaları birbirinden farklı olsa da yine de muthiş bir ahenk uyandırıyorlar aralarında ve o uyumdan ister istemez sizde etkilenip, içlerinde kayboluyorsunuz.

Öyle şurada kalın, bunları yiyin diyen seyahat yazarlarından olmamama rağmen, burada kaldığım yerleri yazmadan geçemeyeceğim. Marakesh’te kaldığımız yerin ismi ‘Dar El Borj.’ Demin sözünü ettiğim avlu hikâyesi ilk buradan başlıyor. Kapısı ise Marakesh’in en ara sokaklarından birinde saklanmış. Daha o sokağa adımınızı atar atmaz bir masalın içine daldığınızı hissediyorsunuz.

Fas yemekleri bence son derece lezzetli. Bizim damak tadımıza yakın ama değişik. Değişik mezelerden oluşan salata çeşitleri var. Hepsi bir tepside geliyor ve benim favorim patlıcandan yapılan her şey. Ünlü yemeği ise; kuskus. Bildiğimiz kuskustan çok farklı. Daha çok ince bulgurdan yapılan bir yemeğe daha çok benziyor. Birçok çeşidi var. Etli, tavuklu, sebzeli ve sade soslu.

Bu arada Marakesh’in kurabiye ve pastaları da beni en çok şaşırtan taraflarından biri oldu. Hayatımda yediğim en güzel marzipanlı kurabiye ve pastaları burada yedim diyebilecek kadar ileri gidebilirim doğrusu.

Kaldığınız yerden dışarı çıktığınızda sizi direk ‘souk’ dedikleri dükkânlar kucaklıyor. Kucaklıyor derken abartmıyorum. Kilometrelerce uzayan dükkânları var. Çeşit çesit ve rengârenk. Bizim Kapalıçarşı’nın 5 kat büyüklüğünde ama kapalı değil Hala gözlerinizin önünde sanatlarını ifşa eden ustalarla karşılaşabiliyorsunuz. Hele ellerini ve ayaklarını aynı anda kullanarak, güvelerden korumak için elbiselerinizin arasına koymanız için kokulu sedir ağacından yapılan oymalı figürler yapmalarını izlemek gerçekten takdire değer.

Kol kola girmiş dükkânlarda gördüğünüz her şeyi alıp eve götürmek istiyorsunuz. Her şeyi almak istiyorsunuz.

Buradaki tek tehlike, o daracık sokaklardan geçerken yüzlerce motosikletlinin size rahat vermemesi. Arkanıza bakmadan yürüyememeniz. Neredeyse çocukluktan çıkmış herkesin altında motor var ve burada ulaşım için kullanılan en kolay yol bu. Meydanın tam ortasından yürürken sağınızdan solunuzdan geçen atlı arabalar, kamyonlar, motorlar, atlar, eşekler son derece normal. Yürümeye devam edin, size hiç birşey olmayacak ama arada tek yapmanız ‘Attension’ kelimesini duyduğunuz anda kendinizi yana atmanız…

Bir de tabi gece tek başınıza dışarılarda dolaşmamanız gerekiyor, şehir turistik bir şehir olmasına rağmen halen son derece güvenilir değil…

Marakesh’in en ünlü meydanı Djamaal El-Fina; gündüz dekoratif arabalarda taze portakal, limon ve greyfurt suları satanlardan ve etrafında turistik restoranlardan oluşan kocaman bir meydanken, geceleri kişilik değiştiriyor.

Akşam saat 19.00’dan sonra bir anda ışıl ışıl yine yüzlerce arabalı, masalar ve banklardan oluşan açık hava restoranlarına dönüyor. Sadece bununla kalmıyor, meydanda boş buldukları her yere yayılan, davullu neyli çalgıcıları ve çığırtkanlarıyla insanların, özellikle turistlerin dikkatini çekmeye çalışan akrobatlar, cambazlar, maymun terbiyecileri, şifacılar, kınacılar, dansçılar, şakalar, hikâye anlatıcılarıyla tam anlamıyla masal kitaplarından fırlayan, neredeyse başınızı kaldırdığınızda gökyüzünde uçan bir halı göreceğinize emin olduğunuz egzotik bir dünyaya dönüşüyor.

Binlerce insandan oluşan bir dalganın içine doğru çekiliyorsunuz, nerede olduğunuzun, nereye gittiğinizin, kiminle olduğunuzun hiçbir anlamı kalmıyor, sadece tanımadığınız bu güruhu izlemek, içlerinde ve masalın sayfalarında kaybolmak istiyorsunuz.

Herkes son derece arkadaş canlısı. Sizi çekiştiriyorlar lakin Hintliler gibi eteğinize yapışmıyorlar. Hayırdan kesinlikle anlıyorlar, ilkinde olmasa bile ikincisinde arkalarını dönüp gidiyorlar. Bazen canınızı sıksa da bu kalabalık ısrar, aslında sadece amaçlarının işlerini yapmak ve para kazanmak için tek çarelerinin ısrar olduğunu düşündüğünüzde bir anda yumuşuyorsunuz.

Şehrin görülmesi gereken yerleri arasında, Bin Yusuf Medresesi, Moujerelle Bahçesi, eski sarayları ve Eyfel Paris için neyse Koutobia Minaresi Marakesh için o… Fas’taki camilerin mimarisi gerçekten inanılmaz ama camilerin en çok dikkat çeken tarafı minareleri. Bizim camilerden farklı olarak, minareleri kare şeklinde ve son derece daha geniş ve büyükler. Renkler ve sanat yine başrolde…

Lakin söylemeden geçemeyeceğim; bizim ezanların gözünü seveyim, her saatin ezanının makamı farklıdır ve sesi güzel olmayan müezzin neredeyse yoktur. Burada ise kesinlikle farklı, bir kere ezan okumuyorlar, direk çığırıyorlar. Son sesleriyle bağırıyorlar, öyle ki yataktan korkuyla fırlıyorsunuz sabahın köründe.

Ah Marakesh… Daha şimdiden, hala ülkeme dönmeden özledim sokaklarını…

Bana kalsa, buraya geldiğinizde müzeleri, medreseleri ve camileri gezeceğinize vaktinizin çoğunu sokaklarda, sokaklarında, Djamaal El-Fina Meydanı’nda ve şehrin kırmızılığında kaybolarak, avluların serinliğinde bedeninizi huzurun ellerine teslim ederek geçirin derim.

Previous:

Efsanelerin Soluk Aldığı Ada Ülkesi; Sri Lanka

You may also like

Post a new comment