Masal

05 Şubat of 2011 by

Tamam, tamam peki her şeyi ama her şeyi anlatacağım. Israr etmeyiniz artık. Hem de Goa’da ki ilk günümden itibaren her şeyi anlatacağım. Tüm gerçekleriyle anlatacağım hem de, hiçbir şey saklamadan ama siz de beni sonuna kadar dinlemek zorundasınız.

Hala olan bitenlere ben kendim inanmakta güçlük çekerken, sizi nasıl inandırabileceğimi bilmiyorum doğrusu. Ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağım. Sizden tek isteğim; beni dinlerken mantığınızın kapılarını kapatıp, kalbinizin penceresini açmanız. Belki o zaman az da olsa anlatacaklarıma inanma şansınız var.

Buraya gelmeye karar vermek son anda aklımıza gelen bir şeydi doğrusu. Aslında son yazımda Goa’dan bahsetmek burayı özlememe sebep olmuştu. Bu yüzden heyecanla ‘hadi Goa’layalım’ deyince herkes benim heyecanıma ortak olarak eşyalarını hazırlamaya başlamıştı bile.

İlk işimiz uçağı ayarlamak olmalıydı, öyle ya sadece 2 gün vardı gitmemize. Genelde minimum bir hafta önceden rezervasyonunuzu yaptırmanız gerekir ama şimdi muson yağmurlarının cirit attığı bir sezona girdiğimizden dolayı yer bulmakta çok ta zorlanmadık. Uçak ayarlanınca sıra kalacağımız yere geldi. Musonlardan dolayı çoğu yer kapalıydı, spontane gidelim bir yerde takılalım yaşını da geçtiğimiz için aklımıza gelen her yere, herkese danışıyorduk. Bungalovlardan, ağaç evlerden ve bamboo kulübelerden tutun da lüks çadırlar bile kapanmıştı. Yine de şansımı zorladım, o kadar gitmeyi istiyordum ki gerekirse kumsaldaki sandalların altında bile yatardım. Bir anda şansım yaver gitti ve ben kazara ‘Casa Britona’ adında inanılmaz sevimli bir yer buldum. Gecesi 50 – 70 dolar arası, her biri farklı bir karaktere sahip 7 adet muhteşem odası olan, nehrin hemen üstünde kurulmuş, bu yüzden kurbağa, sıçan ve cırcır böceklerinin volta attığı ve nehirle kendisini sadece bembeyaz ahşap korkulukların ayırdığı, her yerinden palmiye ağaçlarının fışkırdığı, meşhur baharatlı – acılı – ve naneli mojitolarının serinlettiği ufak yüzme havuzunun üstüne vuran palmiye gölgeleriyle, geceleri nehrin koynundan gizlice kaçan perilerin çatısında dans ettiği, Hans ve Gretel’in masalında ki gibi kocaman bir kulübe düşünün. Daracık bir yolu olan, koyun ortasına sıkışmış kalmış bir kulübe. Çoook eski, taa Portekiz’lerin burayı istila ettiği dönemden kalan, eskiden malzeme deposu olarak kullanılan ve yine Portekiz tarzı ve çoğunlukla ahşabın hükmettiği mimarisi ile son derece etkileyici bir yer.

Oraya rezervasyonumuzu yaptırdığımız andan itibaren kader ağlarını benim için örmeye başlamıştı bile. Havaalanında bizi karşılamaya gelen şoför kuşkulandırmalıydı beni aslında ama buraya geldiğimden dolayı çok mutluydum ya, gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Bizi karşılamaya gelen şoför; 27 yaşında, ismi Nima olan bir Nepalliydi. Hiç rastladınız mı bilmiyorum ama Nepalliler gördüğüm en huzur dolu gözlere ve en masum gülümsemelere sahip insanlardır, dolayısı ile Nima’da onlardan biriydi. Uzun saçlı, son derece sevimli bir gülümsemesi ve gülümsemesiyle birer çizgi haline gelen çekik gözleriyle, gözlerinden akan masumiyetten dolayı söyleyeceği her şeye kolaylıkla inanacağınız biri. Hemen etkilendik kendisinden ve hayat hikâyesinden.

Herkesin dinlediğiniz takdirde anlatacağı bir masalı vardır size. Herkesin kendisinin kahraman olduğu ama bunu kesinlikle fark etmediği bir öyküsü vardır anlatılmak için bekleyen. Yeter ki siz dinlemeye açın kulaklarınızı.

Amcasının ısrarıyla daha annesinin karnındayken nişanlandığı kuzeniyle evlenmiş. 24 yaşına geldiklerinde amcası Nima’yi karşısına alıp “sen gençleşiyorsun, kızım ise yaşlanıyor, bir an evvel evlenin artık” demiş. Önceleri kızı sevmiyormuş hep arkadaş olarak gördüğü için, kızın ona daha bebeklikten gönlü aktığı halde, yine de verilen sözün tutulması gerektiği için evlenmişler. Tam 1 yıl geçmiş aradan ve Nepal’de kazandığı ayda 2 dolar yetmeyince atlamış Goa’ya gelmiş para kazanmak için, 2 yıl evvel. Arkasında 1 yaşına yakın oğlu ve sevmediğini sandığı karısını bırakarak. Burada geçirdiği her gün ve her gece, karısına daha da yakınlaştırmış onu ve buraya geldikten sonra anlamış aslında onu ne kadar sevdiğini.

Herkes sevgiden bahsedemez, Nima şevkle ve gururla bahsediyordu sevgiden işte. Aşktan söz etmekse her babayiğidin harcı değildir ama Nima hiç bir silah kuşanmadan, zirh giymeden söz ediyordu sevdiğinden ve ona olan aşkından. Kendisinin sadece bu yüzden gerçek bir kahraman olduğunu bilmeden. Karısının şaşılacak derecede ki cahilliğinin farkında olmasını ve onu her görüşünde yüzünde beliren kırmızı rengi seviyordu. Buraya geldiğinde İngilizce bile bilmiyormuş, 4 ayda çatır çatır konuşmaya başlamış. Girebildiği her işi basamak olarak kullana kullana, ayda 4000 Rupee (80 USD) kazanmaya başladığı şoförlüğe kadar yükselmiş. Aslında kardeşi ona Pune’de çalıştığı otelde ayda 7000 Rupee’ye iş bulmasına rağmen, iş ahlakı, sadakati ve buranın sahibinin ona olan güveni yüzünden, gerçekten kendisi gibi çalışkan ve % 100 güvenilir birini bulmadan buradan gitmek ve sahibe olan güvenine ihanet etmek istemiyor. Sadece kendi ailesine değil de, anne ve babasına da bakmasına ve ayda 30 dolar kira vermesine rağmen.

Bu birden bana gerçek olamayacak kadar fazla iyi geldi, böyle insanlar varmiydi ki, yüzüne baktım, gözlerine diktim gözlerimi, hani ille yanlış bir tarafını yakalayayım diye. İnsanoğlu işte, kuşkulanıcaz ille her şeyden. Hâlbuki her şey insanlara güvenden başlar önce. Sen karşındakine, daha onu tanımadan güvenip kendini onun ellerine bırakacaksın ki, asıl hayat ondan sonra başlasın.

Yüzüne bakmaya devam ettim, yüzüne oturmuş inanılmaz rahatlatıcı ve bakanı da rahatlatan bir huzur vardı ve gittikçe büyüyordu. Yüzünde ki huzur birdenbire üstünden akarak somut bir şekle burundu, arka tarafa geldi ve aramızda bağdaş kurdu. Bağdaş kurmasıyla dile geldi. Ufacık parmaklarıyla her birimize dokundu, kulaklarımıza fısıldadı ve bir anda tekrar soyut hale bürünerek aldığımız nefesle içimize girdi ve en derinlere doğru yayıldı. Havaalanından buraya vardığımız da dünyada olan hiçbir şey huzurumuzu bozamazdı artık.

Ben zaten mutluluğun tarifini bilmeyenlerdenim. Duyarlı ve açık zihinli olan kimsenin dünyadaki ve etrafında ki olaylara bakıp ta tam anlamıyla mutlu yaşayabileceğini sanmayanlardanım. Dünyada ki en mutluların çocuklar, cahiller ve Çingeneler olduğuna inananlardanım.

Ama iş huzura gelince değişiyor; huzura tüm kalbimle, tüm benliğimle, tüm duyularımla gözüm kapalı inanıyorum. Hayatımız da ki bizi dinginleştiren, olgunlaştıran, büyüten en önemli duygunun o olduğuna inanıyorum. Onsuz mutluluğun bile mutlu olmadığına inanıyorum. Huzuru buldun mu kaçırmayacaksın, bulduğun yere yerleşeceksin, peşini bırakmayacaksın. Yoksa kaçar. Öyledir huzur; bir oradadır, bir burada. Sen ona saygı göstermeyi bileceksin. Geldiği zaman yeteri kadar değer vermezsen, başının üstünde tutmazsan küser, bir daha zor gelir. Unutmaz. Öyledir huzur; biraz kinci.

İşte huzur o an içimize aktığında; öyle bir yapıştım ki kendisine, öyle bir sarıldım öyle bir koynuma soktum, öyle bir pamuklara sarıp sarmaladım ki; sıkıysa kaçsın.

Etrafım köydeki evlerinin önüne oturup her kapıyla sohbet edenler, iş yapar görünenler, iş yaptığını sananlar, yine evlerinin önünde tabak çanak yıkayanlar, hedefleri olmamasına rağmen bir yere gidenler, tapınaklarına çiçekler yerleştirenler, balıkçı ağlarını tamir edenlerle, kıyafet sandıkları donlarıyla dolaşanlarla dolu. Buranın insanlarına bayılıyorum ben.

Seni görünce uzaydan gelmişsin gibi bakmalarına, sana dokunmaya çalışmalarına, çillerini elleriyle temizlemeye kalkmalarına, seni öğrenmeyi denemelerine, seni daha tanımadan sevmelerine bayılıyorum. Yürüdükçe her attığım adımın, her ağacın ve ağaçtaki yaprakların, her nehrin ve nehirdeki her damlanın, her evin tuğlalarının, her geçen dakikanın, her nefes alan varlığın beni kucakladığını hissettim. İçimde ki huzur bu hisle iyice büyüdü, taştı, ağzımdan burnumdan fışkırarak doğaya savruldu ve dans etmeye, şarkılar söylemeye başladı. Ben onu izledikçe, ona ilgi gösterdikçe çocuklar gibi şımardı, şımardıkça karşılaştığım herkesin koluna girerek, onlarla gülümsemelerinin kenarlarındaki çizgilerin üstünde halay çekti. Sonra döndü bulabildiği her çocukla oyun oynamaya başladı, o kadar kaptırmıştı ki kendini, zorla yatıştırabildim zati-allarını. Çok keyifliydi çook. Öyle ya, onu da doyurmak gerekiyordu arada bir. Ve huzur ağzına kadar dolmuştu.

Yemek için geri döndüm. Burada yemekler yöre yöre farklı olduğu için Goa’nın da kendine has yemek tarifleri vardır. En ünlüleri Fish ve Chicken Curry’dir. Döndüğümde tam o beyaz korkulukların önünde, havuzun kenarında ve nehrin üstünde yine bembeyaz bir masa hazırlanmıştı.

Karnımızı iyice doyurduk, sadece geceleri ortaya çıkan, nehrin üzerinde rüzgâr eşliğinde doğanın yarattığı senfoniyle, parmak uçlarında dans eden su perilerini izleyerek. Kendileri aslında görünmez olduğu ve sadece parmak uçları suya değdiği için, orada olduklarını ancak suyun üzerinde oluşan yuvarlak halelerden anlıyorsunuz. Eğer onlara inandığınızı anlarlarsa, bu onları öyle bir coşturuyor ki, o haleler neredeyse yukarı da onların çocuksu hallerine gülümseyen ayı da içlerine alacak kadar büyüyorlar. Elinizde olmadan onların bu çok şenlikli gösterisine katılmak istiyorsunuz ama içinizde ki kuşku maalesef buna engel oluyor ve sizi olduğunuz yere mıhlıyor. Bana da olan buydu. İçimde tüm bunların gerçek olduğundan duymaya başladığım minik bir kuşku yeşermeye başlayınca olduğum yerde kalakaldım, aralarına dalamadım, yine de gözlerimi izlediğim bu akıl almaz gösteriden ayıramıyordum. Ah şimdi ki aklım olsa orada olduğum yerde durur muydum?

Nehir, üzerinde dans eden bu perilerden dolayı o kadar mutluydu ki, şakımaya ve yerinde sallanmaya başladı. Nehrin çıkarttığı sesler bulutlara kadar ulaştı ve onları gıdıklamaya başladı, gıdıklanan bulutlar, gülmeye, sağa sola kaçışmaya ve birbirlerine çarpmaya başladılar. O kadar çok ve gürültülü bir şekilde gülüyorlardı ki gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Ve böylelikle perilerin dansına yağmur da katıldı. Nehrin üstünde hareket edebilecek yer kalmamıştı, tüm haleler birbirine karışmaya ve rüzgârda bu karışıklıktan dolayı senfonisini iyice yükseltmeye başladı. Perilerin yağmurla olan dansları neredeyse gece yarısına kadar sürdü. Artık uykum gelmişti.

Odaya çıktım, nehre bakan balkon kapısını açık bıraktım. Yağan yağmurun ve ahşap binanın konuşma sesi içimde ki huzura çok iyi geliyordu. Huzur iyice kedi gibi bir iki olduğu yerde döndü, mikladı, patileriyle yastığını kabarttı, top oldu ve binbirgece masalını gördüğü rüyaya daldı. O dalınca bende rüyaların en derininde, en lezzetlisinde yolumu kaybettim.

Sabah çığlık ata ata uyandırdı beni. Sabahın çığlığı mı olurmuş demeyin. Var. Hem de nasıl bir çığlık. İnsanın içine coşku veren, yataktan fırlamasını sağlayan ve güne başlamak için sizi sabırsızlandıran bir çığlık. Hemen kalkmak istiyordum ama içimdeki huzur buna engel oldu. Öyle ya, onun daha şöyle bir gerinmesi, şöyle bir titremesi ve ellerini ayaklarını her yerime uzatması gerekiyordu kalkmadan evvel. O kadar erkendi ki, nehre baktım, dün gece ki gösteriden sonra hala uyuyordu, kendine gelememişti.

Nasıl güzel zamandır bu zaman; kimselerin daha ayaklanmadığı, sadece nefes aldıkları, doğanın bile uykuda olduğu, sadece yaramaz minik kuşların tüm erken kalkan ve cıyaklayan bebekler gibi cıvıldadığı bir zaman. Kendinden başka kimse yoktur bu zamanda, yalnız kendinle sen.

Gökyüzüne baktım, günü doğurmaya çabalıyordu, çektiği sancıdan yüzü kıpkırmızı olmuştu. Sabahın çığlıklarına katıldı, derin bir nefes aldı, son bir ıkındı, iyice kastı kendini ve gün tüm sevimliliğiyle bağıra bağıra dünyaya geldi. İste bu zamanlarda tanrının varlığına tüm gücümle inanıyorum. Gökyüzündeki gün doğumu mucizesine tanık olup ta, bu mucizeye eşlik eden bulutların salıncakta sallanmalarını ve günün doğumuyla ortaya çıkan ve doğumunu kutlayan renk senfonisini izleyip te tanrıya inanmamak mümkün değilmiş gibi geliyor. Eğer elimde bunu çekebilecek güçte bir fotoğraf makinem olsaydı, bugün herkes tanrıya inanırdı.

Kahvaltımızı nehre bakan büyük balkonumuzdaki kanepemizde keyfe keder ettikten sonra muson yağmurlarına aldırmayıp, inadına plaja gitmeye karar verdik. Goa’da yolculuk etmenin en kolay yolu scooter kiralamak. Atladık motorumuza ve Baga Beach’e doğru yola çıktık.

Bizim kaldığımız yere en yakın plajlardan biriydi Baga. Oraya vardığımızda içim içime sığmıyordu. 2 metreye yükselen dalgalar sahili öyle bir dövüyordu ki, sahilin yüzü kıpkırmızı olmuştu. Dalgaların üzerinde yaşayan köpükler birbirleriyle şakalaşıyor, oyunlar oynuyorlardı. Plaj her zaman olduğu gibi kalabalıktı. Maalesef burada yaşayacağınız tek problem, kadın olup ta mayo ya da bikini giymeniz. Çok alışık olmadıkları için hele sezon dışı böyle birilerini görünce iyice şoka giriyorlar ve ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Hele birde beyaz tenliyseniz, onların gözünde yıldızlardan farkınız yok. Çok tanınmış biriymişim gibi herkes gelip benimle fotoğraf çektirmek istedi, niye hayır diyeyim ve onların huzurunu kaçırayım ki? Tam 25 – 30 kişiyle fotoğraf çektirdim. Mutlaka deneyin, kendinizi bir garip ama çok önemli biri gibi hissediyorsunuz. Sonra devamlı göz süzmeleriyle dikkatimi çekmeye çalışıp, gönderdiği aşk sinyalleriyle ille de beni kollarına davet eden denize doğru koşmaya başladım. İçimde ki huzur da zaten tekmeleyip duruyor, itekliyordu beni motordan indiğimden beri “hadi, hadi, hadi” diye. Ne o ille de yüzmek, su da olmak, dalgalarla boğuşmak çok iyi gelirmiş ona. Hayatımda bu kadar sabırsız bir huzur görmemiştim doğrusu.

Neyse koşmaya başladım dalgalara doğru, ben koştukça, onlar çekildi, ben koştukça onlar çekildi, sanki benimle kovalamaca oynuyorlardı. Tam vazgeçip geri dönmeye karar vermiştim ki, arkadan enseme doğru koca şaplağı yedim ve kendimi dalgaların içinde dönerken buldum. Sanki bezden yapılma bir bebektim, kemiklerim falan yoktu. Nasıl dönüyorum ama. Yer gök karışmış, birbirine girmiş, elim ayağım birbirine karışmış, ne nerde bilmiyorum, tek bildiğim denizin dibinde bir dönme dolaba binmişim. En sonunda nerede olduğumun farkına varıp, kafamı sudan çıkardığımda bir şaplak ta suratımın tam ortasına yedim ve ben kendimi tekrar dönme dolapta buldum. Tam kızmaya başlıyordum ki, dalgaların üzerinde ki köpüklerin kıkırdadığını ve benimle dalga geçtiklerini gördüm. Bende onlara katılarak başladım gülmeye, onlarla eğlenmeye. Onlar dev dalgaları sörf tahtası gibi kullanıp üstüme üstüme geldikçe, ben korkacağıma inadına onlara doğru koşup kendimi kucaklarına atıyordum, onlarda beni her yandan kucaklıyorlardı. O kadar çok güldük ki, gülüşlerimizin çınlaması yine bulutlara kadar ulaşmış bu arada. Bundan sonrasını tahmin edersiniz zaten. Onları gıdıklamaya başlayan kahkahalarımız, onların da gözlerinden yas gelinceye kadar gülmesine sebep oldu ve yağmur damlacıkları, köpükler, kumlar ve biz birbirimizle şakalaşmaya devam ettik.

Otele döndüğümüzde dev dalgalarla ettiğimiz mücadelelerden dolayı kendimizi son derece yorgun fakat mutlu hissediyorduk. İçimde ki huzurun keyfine diyecek yoktu doğrusu. Düş alıp, kendimizi balkonda ki yumuşacık kanepeye attık. Kitap okumaya başladım. Bir anda aşırı mutluluğun ve dalgaların savurmasının verdiği sarhoşluğun etkisinden olacak, elimdeki kitap bir anda titremeye başladı, ne olduğunu anlayamadan parmaklarımın arasından kurtuldu ve yere attı kendini. Açık olan sayfasından bir anda karakterler dışarı fırlamaya başladılar, Belki 4 – 5 kere okuduğum Marquez’in yüzyıllık yalnızlığı bitmişti artık, herkes bir araya toplanmış, balkonda ahşap zeminin üzerinde kokteyl havasında elinde içkiler ve aile ağaçları, geçmişten ve yaşadıklarından söz ediyorlardı. Ne olduğunu anlayamadan kendimi onların arasında kitaptan bahsederken buldum. O kadar kalabalıktık ki, kimin kim olduğunu şaşırmaya başlamıştım. Bir ara gözüme Gabriel’in kendisi takıldı, yüzlerce kişi arasından seçebilmiştim onu. Kendisi kitabın başkahramanı olan Jose Arcadio’yla dertleşiyor, ona bir takım öğütler veriyordu çiftçiliği ve karısı hakkında. Aklımda ona binlerce soru sormak vardı. Esir alıp, gerekirse işkence ederek, zorla, sabaha kadar sorularıma yanıt almak istiyordum.

Tam bende muhabbete katılacaktım ki, Bhubi (dünyada ki en sevimli garson ödülü kendisine aittir) aksaya aksaya geldi ve yemeğimizin hazır olduğunu söyledi. Bu sefer yine yağmurdan dolayı bizim dört başı mahmur, bir rakı eksik masayı balkona kurmuşlardı. Üstünde yemekler hazır ve nazır, dumanı üstünde, sıcacık bizi bekliyordu. Bir yandan da bizi sivrilerden korumak adına tütsü yakmışlardı ayaklarımızın altında.

Mum ışığı, nehrin sesi, yıldızlar, cırcırların şarkısı, yemeklerin tarif edilemez lezzeti derken, birden oturduğum yerden havalandığımı hissettim. Ayaklarım yerden kesilmişti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, ayaklarımızın altına koydukları tütsünün dumanının beni taşıdığını fark ettim. Duman büyüdü, büyüdü, üstüne oturabileceğim hale geldi ve beni nehrin üstünde uçurmaya başladı. Sanki uçan halının üstünde oturuyordum ve o beni yolculuğa çıkarmıştı. Hızlıca nehrin üzerinden geçtik, gördüğüm her şey bana el sallıyordu. Huzur bunu fırsat bilip içimden çıkarak yanı başıma oturuverdi ve parmağıyla onu nelerin mutlu ettiğini gösteriyordu bir bir. Envai renkte ve envai çeşitte binlerce kuş bize şarkılarıyla ve kanatlarıyla eşlik etmeye geldiler. Onların kanatlarının altındaki rüzgâr bizi daha da uzaklara taşıdı. Alaattin’le Yasemin’in yaşadığı yerlere götürdü. Tam kendimi tüm bunlara kaptırmıştım ki birden üstünde oturduğum dumanın yavaş yavaş azaldığını fark ettim, geri dönme zamanımız gelmişti artık.

Balkonumuza dönünce huzur tekrar içime daldı ve öyle bir esnedi ki, onun yüzünden yatağa gidip uzanmak durumunda kaldım. Yatak inanılmaz asil bir yataktı, üstünde o kadar dönüp durmama rağmen hiç bozulmuyordu ve beni zevkle taşıyordu üstünde. Uykuya dalarken yatağın bana keyifle gülümsediğini gördüm. Ufak bir kelebekcik geldi, yanağıma minik bir buse kondurdu, o buse vücudumun her yerini sarmaladı, dokunuşuyla etkisi altına aldı ve ben yine düşler âlemindeki gözetleyici rolüme geri döndüm.

Uyandığımda her şey normale dönmüştü. Neler olduğunu anlayamıyordum. Açıklayamıyordum. Gördüklerim karşısında şaşkınlık içindeydim. Dönme zamanım gelmişti ama ben geri dönmek istemiyordum. Geri döneceğimi bildikleri için mi artık yoktular? Nereye gitmişlerdi? Her şey bir rüya mıydı? Ama her şeyi gözlerimle görmemiş miydim? Uçağa binip, geri dönene kadar yaşadıklarımın etkisi altından kurtulamadım. Bu okuduklarınız size garip gelebilir, dediğim gibi ben bile gördüklerime inanmakta güçlük çekiyorum ama anlatmamı siz istediniz ve ben size her şeyi olduğu gibi, hiç bir yerini değiştirmeden anlatıyorum. Bana inanmıyorsanız, birde şu an yanı başımda uzanmış, ayaklarını koltuğumun tepesine uzatmış, kafasını kucağıma gömmüş, bir yandan yazı yazan ve bir yandan da bana masallar anlatan huzura sorun.

PS: Bu masalda emeği geçen tüm kişiler, isimler ve yerler tamamıyla gerçektir.

Sero

Previous:

Aaaah Goa

Next:

Budapeşte

You may also like

Post a new comment