Merhaba Hindistan

17 Mayıs of 2011 by

Amritsar, Hindistan, 01 Kasım’06

Sabah uyanır uyanmaz yeni bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanı sardı beni. Aşağıya indiğimde otobüste gördüğüm adamın resepsiyonda oturduğunu görmek doğrusu beni şaşırtmıştı. Hesabı kapattım, bana sınıra kadar eşlik etmek istediğini söylemesi üzerine birlikte çıktık otelden.

Motorla gelmişti. Sırt çantamla beraber 3 kişi gibi geçtik her iki tarafından su akan yollardan. Hindistan sınırına doğru yaklaşırken her yerin yeşile bürünmesi karşısında doğrusu şaşkındım. Upuzun yemyeşil tarlalar, tarlalarda otlayan inekler gördüm. Büyük ağaçlar ve yeşilin tonları içimdeki heyecanı daha da büyütüyordu…

Gittik, gittik, yol nefis görüntüleri vermeye uzunca bir süre devam etti. Motor durduğunda bana uzattığı kartı aldım, Türkiye’ye gelmek istediği için davetname göndermemi ısrarla yenilemesinin ardından ayrıldık. Çıkış işlemlerinden sonra Pakistan sınırı artık geride kalmıştı, ‘anılarla’ birlikte ve o anıların içimde bıraktığı izlerle birlikte…

İlk gördüğüm şey genişçe bir yoldan bana doğru yürüyen, rengârenk giyinmiş, koyu esmer tenli patates çuvalı taşıyan Hintliler oldu. Görüntü doğrusu hoştu. Aralarından geçtim, onlar da hiç istiflerini bozmadan yanımdan geçip gittiler.

Giriş işlemleri kısa sürdü. Pasaportuma basılan her damga, hareket halindeki yaşamın ve yaşamımdaki hareketliliğin vücuda gelişiydi aynı zamanda; gerçekleştirmek istediklerimi kendi kendime gösterdiğim bir ayna gibiydi…

Biraz yürüdükten sonra otobüslerin olduğu bir yere geldim. Etrafta benim gibi dolaşan birçok yabancı hemen kendini belli ediyordu. Bulunduğum yeri ve içinde bulunduğum anı hissetmek için, bir şeyler atıştırmak üzere oturan insanların arasına ben de oturdum. Sanki tek renkli bir yaşamın içinden rengârenk başka bir yaşama geçmiş gibi hissediyordum. Etrafta dolanan insanlar, hem kıyafetleriyle hem de bana hissettirdikleri ile ‘değişikti’. Bu hoşuma gitti. Lahor’da sınıra doğru yaklaşırken kendini hissettiren değişim, burada daha da yoğunlaşmıştı. Karayolu ile seyahat etmenin, uzun yolculuklara, rahatsız koltuklara ve uykusuz gecelere rağmen içinde ne kadar detay barındırdığını bir kez daha fark ettim. Çekilen her çilenin mükâfatı; açlıktan sonra yemenin veya sıcaktan bunalıp bir bardak su içmenin keyfi gibi güzel ve değerliydi benim için…

Yaşamın içinde farklı bir sahnede bulunmak, yolda olan ve yolculuğunun dokusunu an be an yaratan bir senarist gibi işte dudaklarımın arasında ve hissettiğim – hissedeceğim duyguların kucağındaydı. Yoğun bir hissediş beni sardı, kendimi o hissedişin doğasına bıraktım. Geç kalacak ne bir yerim vardı, ne de geç kaldığımı söyleyecek biri. Yalnızdım, bu hem güzeldi hem hüzünlüydü. Yaşadığım her mutluluğu paylaşmak adına, Murti her an aklımdaydı. Ordaydı, içimdeydi. Yerleştiği yer, ona olan sevgi ve saygımın her zaman baki kalacağı bir yer olarak benimleydi. Tek istediğim şey neden gittiğimi bilmesiydi, beni anlamasıydı. Bu benim için çok önemliydi. İçimdeki fırtınayı ancak kendi kendime dindirebileceğimi görmeliydi. Yine de içten içe biliyordum ki her insan kendi iç dünyasında neler olup bittiğini bir diğerine anlatamazdı, çünkü kendi kendimizi anlamaya çalışmak başlı başına başka bir şeydi.

Zordu; insanın kendine karşı kendinin yanında yer alması çok zordu. Ve yalnız bir yoldu. İçimde hem korku vardı hem cesaret; hem özgür olmanın verdiği güç hem de bağlı olma isteği. İlginç olan her iki taraf ta içimdeydi ve biri diğeriyle birlikte yol alamayacak kadar farklı ve karşıt doğalara sahipti. O an daha iyi anladım; insanın kendisiyle olan savaşının ezeli ve ebedi hikâyesini; işte içimdeydi…

Previous:

İpek Yolu

Next:

Farkındalık

You may also like

Post a new comment