Mısır’dan Selam

16 Mart of 2011 by

22 Ocak 2009, Luxor.

Vadi Ramm’dan istemeden ayrılıp Akaba’ya geçtim. Doğrusu Vadi Ramm’dan sonra orada kalmayı hiç canım çekmedi. Doğruca limana geçip çıkış işlemlerini tamamlayarak Kızıldeniz’den feribotla Mısır’a geçtim. Yolda Mısır’a giriş işlemleri yapıldı. Doğrusu feribottan güverteye çıkıp denizi koklayamamak ve içerdeki kalabalık, uğultu ve TV’nin oldukça yüksek sesi yolculuğun keyfini işkenceye dönüştürdü.

Etrafta gördüğüm insanların koyu tenli oluşu dikkatimi çeken ilk izlenimdi ve nihayet iki saate yakın bir yolculuktan sonra Dahap’taydım. Ayağımı yere koyar koymaz etrafın duyularıma çarpan etkisini umursamayacak denli çok net hissettim. Etki, bana bu yerlerin, bu çölün tekinsiz olduğunu söylüyordu. Bir tedirginlik hissettim, bir ürperti ile birlikte…

Etraf turist kaynıyor. Sanki alışveriş için düzenlenmiş bir yer burası. Sırt çantam biraz ağırlaşmış durumda, çok fazla dolaşmadan bir an önce uygun bir yer bulma niyetindeyim. Uzunca bir süre yürüdükten sonra ve uygun fiyat araştırması yapmaktan yorgun düştüğümden bir markette durakladım. Hemen ilgilendiler. Çantamı attım bir köşeye. Yorgunluğum öyle belli ki herhalde, bana doğru uzatılan sandalyeye doğrusu sevinerek oturdum. İçecek bir şeyler aldım ama para bozdurmaya da ihtiyacım var. Kafam bu düşüncelerle doluyken bir çikolata ikramı ile karşılaştım. Market sahibi bir kadın, kucağında bir de çocuk var, güler yüzlü ve anladığım üzere de misafirperver. El işareti ile istediğim kadar oturabileceğimi söyledi. Teşekkür ettim. Nasıl otel bulurum diye düşünmeye devam ededurayım önümden 7 – 8 kişilik bir sırt çantalı kafilesi geçti. Hemen seslendim. Önerebilecekleri bir uygun yer için. Sahil kenarında kaldıkları yerin hem uygun hem de temiz olduğunu söylemeleri üzerine onlara katıldım. Şansım yaver gitti, zira çantamı da taşımaya yardım ettiler. Yürürken denizin kokusu dikkatimi çekti. Yoğundu, koku…

Seven Heaven Oteli’nde 4 kişilik bir oda gösterdi Muhammed. Beğendim. Pasaport işlemlerinden sonra kendimi otelin dinlenme salonuna attım. Neşeli bir yer burası. Ortalık sırt çantalılarla dolu. Hemen bir çay getirdiler ve hoş geldin çayı olduğunu belirttiler. Ardından sahilde yürüdüm, Kızıldeniz’in nerdeyse laciverdi andıran koyu renkli mavisi enfes bir görüntü veriyordu…

Dahap’ta bir gece kaldım. Bir an önce yola çıkma ve buradan ayrılma isteğim ertesi gün saat 16.00 otobüsüyle Luxor’a hareket etmeme neden oldu. Sabah 09.30 gibi şehre vardım. Otobüste yanıma gelen bir çocuk çalıştığı otelden bahsetti. Olur, bakalım dedim. Birlikte otele geldik. Bir dometri odaya yerleştim. O da arkadaşım Maiki adında bir Japon…

Luxor küçük bir kasaba havası veriyor. Sevimli bir yer. Çay içmek üzere lobideyim. Lobideki adam sempatik, otelin genel müdürüymüş. Çok konuşan, kendi kendine de gülen biri. Gülerken dişlerinin eksik oluşu dikkatimi çekti ama bu hal onu daha da komik yapıyordu doğrusu. O gülerken ben de kendi nedenlerime güldüm. Ardından naneli çay geldi. Sonradan öğrendiğim üzere ‘Egyptian çay’ naneyle birlikte servis ediliyor. Bütün gün şöyle bir çıkıp etrafı görmek, havayı koklamak üzere yürüdükten sonra oteldeydim. Güzel bir terası var otelin, oturmaya doyulamayacak türden…

Ertesi gün sabah 08.30 gibi otelden bir turist grubuyla ayrıldık; Krallar Vadisi’ne doğru. Aslında heyecanlıyım. Zira Mısır benim hep çok görmek istediğim ve merak ettiğim özel yerlerden biridir. Önce Al – Deir Al – Bahari Tapınağı’na geldik. Bu tapınak aynı zamanda Hatshepsout Tapınağı diye de anılıyor. 3 katlı ve ortasından uzun bir merdivenle yukarıya çıkılıyor. Taşlar yer yer granit. Duvarlarda hiyeroglifler var. Ve merdivenin girişinde de tanrı Horus’un küçük bir taş heykeli…

Zamanlar vardır, söylemek kolay gibi gelir ama kelimeler insanı o zamanlara taşıyamaz. Bugün gördüklerim de o türden bir zamanı sanki sisler arasından gösterir gibiydi, belli belirsiz…

‘The King of the walley’ yani Krallar Vadisi’ndeyim. 5 bin yıldan daha öncesi. Çölde yükselen bir uygarlığın bıraktığı izler mesajlar iletmeye devam ediyor. 4. Ramses, 9. Ramses ve Thutmosis’in mezarını gördüm. Duvarlardaki hiyeroglifler doğal renklerini korumuş; sarı, kahverengi ve mavinin tonları. Resimli yazılar, çok güzel.

Yeryüzünde bu denli ilginç bir mezar daha var mıdır bilmiyorum, belki vardır. Bilinmez.

Uzun uzun baktım, baktığımı görmeye çalıştım, nafile. Yazıları, resimleri okumak, anlamak benim harcım olmasa da onları görmekte inanılmazdı… Benim anladığım hayvanların her birinin var oluşsal nitelikleri sembolik anlamlarla derinleşmiş, oradaki yaşamla birleşmiş, her biri insanla veya tanrılarla bütünleşmiş. Her birinin sembolize ettiği şey yazının içeriğini de anlatıyor. Resimler o zamanki algılayışın çarpıcı izleri.

Diğer taraftan bir zamanlar Mısır’da uzaylı bir ırkın yaşadığı ve insanlığa birtakım mesajlar vermek üzere burada bir süre bulunduklarını anlatan efsaneler de yok değil. Piramitlerin nasıl yapıldığı konusu hala daha tartışılmaya devam ediyor.

Benim bildiğim burada bir efsane var; bu öyle bir gizem ki içinde astroloji var, ölüme ve ölümden sonrasına atfedilmiş inanılmaz bir önem var, yaşam ve ölüm arasındaki iç içelik mezarlardan ve mumyalardan da anlaşılmakta, hayvan başlı insan görünümündeki resimlerle de mitoloji var…

Bir zamanlar dünya üzerinde gelmiş geçmiş önemli uygarlıkların hepsi mitolojik betimlerle dolu. Bunlardan biri de burada Mısır’da yükselmiş. Cidden nefesim kesilerek bakıyorum, bakmaya doyamıyorum.

Rehberimiz hiyeroglif dilini anlatırken her bir harfin bir anlamı olduğunu ve her bir harften bir araya gelen kelimenin bir anlam bütünlüğünü yansıttığını söylerken her birimizin adını, adındaki harflerin tek tek anlamını söyleyerek örnekledi…

Krallar Vadisinde 62 mezar var. Mezarlar yerin 350 metre altında. Görünen yüzde resimli hiyeroglifler var. Ve etrafta çölün içinde yükselen kayalar ve kral mezarları…

Previous:

Bir Sırt Çantalı Olmak

Next:

Hiyerogliflere Bakarken

You may also like

Post a new comment