Momo

28 Mayıs of 2011 by

Dharamsala, 25 Ekim’06

Manastırın girişinde elle sürülen tahtadan yapılmış bir araç üzerinde satılan bir yiyecek dikkatimi çekti. Aç olduğum aklıma geldi. ‘Momo’ adında hamurdan yapılan ve içine değişik türde sebzelerin konduğu bir börek türü. Hindistan’da çok meşhur olduğunu öğrendim. Tadı güzel. Tabak yerine bir yaprak üzerinde servis ediliyor. Kızartılmış olanından da yedim, haşlanmış olanından da.

Aklım aşağıda ormanın içinde gördüğüm o sarı renkteki manastırda olduğu halde yürümeye koyuldum. Üzerinde yürüdüğüm yol dar bir yol ve aşağısı uçurum. Bu yola ve manzaraya daha da esrarengiz bir hava katıyor. Yol hiç bitmesin istiyor insan. Hayat başka bir şekilde işte burada da akıyor. Kenarda konumlandırılmış korkuluklara dayanmış sohbet eden rahipler, bir şeyler içmek üzere oturup manzarayı seyredenler, büyük ağaçlar ve manastırlar…

Ve birden gördüğüm bir maymuna dikkat kesiliyorum. Bir daldan bir başka dala atlarken aynı anda da etrafa baktığını kaçırmıyorum. İlk defa bir maymun görüyor olduğumdan heyecanlanıyorum. Etrafa bakıyorum, tek şaşıran ve izleyen benim. O zaman anlıyorum; maymun da buradaki hayatın bir parçası. Ne güzel. Bu çok hoş. Yürüyüp giderken dallarında maymunlar olan bir ağacın yanından geçip gitmek…

Yol aşağıya doğru iniyor. Ayaklarım benden önce karar vermiş gibi aklımdan önce yürüyor. Ben de düşünmeden onu takip ediyorum. İçimden bir his yol beni nereye götürürse oraya kadar gideceğimi söylüyor. Gitgide seyrekleşiyor insanlar. Orman sıklaşıyor ve aşağıya doğru indikçe içinden sular akan, kuşlar öten, maymunların ağaçlarda oynadığı sık bir ormana giriyorum. Dar bir yol burada da bana eşlik ediyor. Yol o kadar güzel ki ormanın içinde böylesi bir yolda yürümekten büyük keyif alıyorum. Yavaş adımlarla etrafı içime çeke çeke yürüyorum.

‘Tsechoklıng Monastery’ yazan bir tabela manastır yolunda olduğumu gösteriyor bana. İşte bu çok güzel. Zaten gitmek istediğim ama nasıl gideceğimi bilmediğim ve spontan girdiğim bu yol beni aynı anda da manastıra götürüyor. Yolda karşılaştığım bir kadın selam verdikten sonra bu yolu yalnız yürüyorsam eğer dikkatli olmam konusunda beni uyarıyor. Daha önce yabancılara yönelik birkaç soygun olayı olduğunu öğreniyorum. Yolun güzelliğine bir de ıssızlık ekleniyor, hafif bir tehlike. Bu yolu daha da ilginç kılıyor gözümde. Aklıma hiçbir kötü düşünce gelmiyor ki, öyle bir beklenti içinde değilim ki! Benim dikkat ettiklerim, hayallerim ve hissettiklerim farklı. Bu yolculuğa çıkarken ki niyetim beni koruyor, bunu adım gibi biliyorum…

Yolun manastırla buluştuğu noktada duruyorum. Etrafta ağaçların dallarına ilişkilendirilmiş ‘dua bayrakları’* rüzgârla birlikte hafif hafif sallanıyor. Bir çan sesi derinden kulağımdan kalbime ulaşıyor. Kenarda su dolduran bir kadın görüyorum. Kadının üstünde rahip kıyafetleri var ve saçlarını kazıtmış tamamen. Başımı eğip devam ediyorum.

Kendi içinde bir devinime sahip olduğunu gözlemliyorum ilk buranın. Yukarı doğru çıkan taş merdivenler üzerinde yemek yemekte olan rahipler var. Bulunduğum yerden bakınca sağlı sollu yan yana konumlandırılmış odalar görüyorum. Yukarıya doğru merdivenlerden çıkıyorum. Göz göze geldiğim birkaç rahip hafif eğilerek gülümsüyor. Ben de gülümseyerek karşılık veriyorum onlara. Derken biri yanıma geliyor ve nasıl yardımcı olabileceğini soruyor. Manastırda ritüellerini dinleyip dinleyemeyeceğimi soruyorum ona. Ve burada kalıp kalamayacağımı. Odalara bakması gerektiğini, boş oda varsa kalabileceğimi söylüyor. O zaman anlıyorum ki burası da dışardan gelenlerin ücret karşılığı kalabileceği bir ‘guest house ‘gibi. Bu çok iyi. Şu an boş yer olmadığını ama yarın tekrar sorabileceğimi söylüyor. Ve istersem ritüellere katılıp dinleyebileceğimi de ekliyor. Teşekkür ediyorum.

Manastırın içine girip bir köşede oturuyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Ve etrafı hissediyorum sadece. Bir kuş olup uçmuşum gibi buraya, içim sevinçle doluyor. Yapmak zorunda olduğum hiçbir şey yok. Gitmek zorunda olduğum hiçbir yer. Sözler anlamsızca ve öylesine çıkmıyor ağzımdan ve beni tüketmiyorlar. Susuyorum, istediğim içimin de susması. Derin bir sessizlik ve huzur.

Gözlerim kapalı, dudaklarım kapalı, düşüncelerim yavaşlıyor. Tütsü kokusu geliyor burnuma, beni, dağılan enerjimi olduğum yere topluyor sanki..

Ben de ona kendimi açıyorum; sessizliğe…

Burada, bir manastırda…

*Dua bayrakları: Tibet’te insanlar dualarının yazılı olduğu renk renk sırayla yan yana dizilmiş dua bayraklarını ağaçların dallarına asarlar. Dualarının rüzgârla birlikte Tanrı’ya gideceğine inanarak…

 

 

Previous:

Buda ve Nirvana

Next:

Patehakuzi

You may also like

Post a new comment