Muhammed

02 Mayıs of 2011 by

09 Ekim 2006, Şiraz

Yer sofrası benim hep sevdiğim ve sıcak bulduğum bir sofradır. Doğu insanının yaşam biçimi gibidir. Yer sofrasından masaya geçen değişim, insanların üreterek yiyeceğini yeme biçiminden, tüketerek yiyeceğini yeme biçimine dönüşen tarihi de biçimlendirmiştir!

Hep birlikte aynı tabaktan, aynı tastan yedik, aynı tabağı paylaşmak bir onurdu aslında benim için. Benimle yemeklerini paylaşmaları, evlerine konuk etmeleri, beni memnun etmek için ellerinden geleni yapmaları ve bunu sevine sevine yapmaları materyalist bir ruhtan uzak olduklarını, kendilerini koruduklarını ve bunu doğal bir şekilde sürdürebildiklerini gösteriyordu gözlerime aynı zamanda.

Muhammed’in bir de kız kardeşi olduğunu öğrendim. Aynı akşam o da geldi. Tanıştık. Yeni evlenmiş ve hamile imiş. Üzerinde yer yer simleri parıldayan bir elbise var. Elbiseye bakmaktan kendimi alamıyorum. Derken kocası geldi. Mansur ilginç bir adam; gürültülü. Acayip bağırarak konuşuyor, yüksek sesle. Onları ailece izleme ve ‘dışardan’ izleme oyunu oynuyorum. Bu hoşuma gidiyor. Şu anda bir sahne var, benden bağımsız aslında. Bu sahne ben burada olsam da olmasam da devam edecek. Bir kenardan sanki yokmuşum gibi onları izlemek hoşuma gidiyor. Diğer türlü Mansur’un yüksek sesi dayanılacak türden gibi bir ses değil. Elimde olmadan kendimi o gelmeden önce ne kadar huzurluyduk diye düşünürken buluyorum.

Muhammed “eğer istersen dışarıya çıkabiliriz” deyince “olur” dedim. Bana şehrin girişinde ‘Darvaza-i Kur’an’ diye bir yer olduğunu söyledi. Oraya doğru yürümeye başladık. Yapının gecenin karanlığında ışıklandırılmış hali doğrusu güzel gözüküyordu. Muhammed çok eski ve tarihi bir yapı olduğunu söyledi. Sonradan restore edilmiş ve eklemeler yapılmış. Hemen yan tarafında çayhaneler vardı. Oturduk, birer çay söyledik.

Dönüşte Muhammed’in taksi şoförüne cebindeki demir paralardan birini veriyor olması karşısında çok şaşırdım ve sordum. Dikkatli olmamı, yabancılara yüksek rakam söylediklerini tembihledi. Her ne kadar Türkiye’ye göre İran çok ucuz olmasına rağmen taksiye çok para verdiğimi o zaman anladım. Bizim dünyanın en pahalı petrolünü kullanan ülke olmamıza karşılık İran’da petrol çok ucuzdu. Dolayısıyla taksi de ucuz olmalıydı. Şaşırdığım bir başka şey de İran’da caddelerin inanılmaz genişlikte oluşuydu. Yan yana trafikte seyreden 9 araç saymıştım. Trafik gürültüsünü ise belirtme gereği bile duymuyorum.

Eve döndüğümüzde televizyon açıktı. Televizyonun üzerimdeki etkisi salt bir gürültüden ibaret olduğundan uyumak üzere izin istedim. Muhammed bana odasını verdi. Odanın geniş penceresinden gelen rüzgârı hissederken ne zaman uykuya geçtiğimi hatırlamıyorum, dalıp gitmişim. Sabah uyandığımda, ev halkı kahvaltı sofrasında oturmuş beni bekliyordu. Kahvaltıda patates kızartması vardı. Bol yeşillik, yumurta, peynir ve zeytin, reçel, bal. Patates kızartması hariç diğerlerinden yedim. Ardından Muhammed, bana görülecek yerler ve müzelerle ilgili rehberlik edeceğini söyleyince çok sevindim. Bir taraftan yeni bir insan tanımanın sevinci, diğer taraftan ülke insanını daha yakından tanımak suretiyle iklimi daha derinden hissedebilmenin tarifsiz hazzı içindeyim.

Önce İranlılar için çok önemli ve değerli bir şair olan Hafız’ın türbesine gittik. Şairlerin çok fazla saygıyı ve takdiri hak eden insanlar olduğunu, ziyaretçilerinin her daim bol olduğunu ve öldükten sonra bile bu değerin artarak devam ettiğini anlattı Muhammed bana. Hafız, 14. yüzyılda yaşamış bir şair olarak bu anda da yaşamaya devam ediyordu. Ardından ateşgaha girdik. Uzunca bir süre kaldık orada. Muhammed Müslüman olmasına karşılık ateşgahlara ve bu inancın insanlarına çok saygılıydı. Bu saygısı ile doğrusu gönlümde yer etti. Bir süre o bir köşede ben bir köşede oturduk; sessizlikte kalarak ‘saygımızı’ gösterdik ’görünmeyene’ ve ‘onun ruhuna…’

Okumayı çok seven, düşünen, başkalarının empoze ettiği, inandığı, şartlandığı her ne ise onu kendi gözleriyle görmek ve seçimi kendi özgür iradesi ile yapmak isteyen yanı ile Muhammed insanda saygı uyandırıyordu. Bu bakışın ne kadar önemli olduğu üzerine konuştuk. İnsanın hayatı pahasına kendi duruşunu korumasının onurundan bahsettik. Derken bana kendisini etkilemiş olan bir yazardan bahsetti; Samed Behrengi. Behrengi, 1939’da Tebriz’de yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ve 1968’de Aras Irmağı’nda ölü bulunmasına dek onurlu yaşamına sığdırdığı kitapları ile adını tüm dünyada duyurmuş. Çocuklar için 12 hikâye yazmış. ‘Küçük karabalık’ adındaki kitabı en bilinenlerinden. Hikâyelerinde ‘sosyal tenkide’ yer vermesi, asıl mesajın büyüklere gittiğini düşündürdü bana!

Oradan çıktıktan sonra birlikte müzenin yolunu tuttuk. Müzede hemen hemen her objenin önünde durup teker teker her birinin hikâyesini anlattı, yetmedi benim için kayda aldı ve o gün bana hiç para harcatmadı. Ona karşı hem mahcup hem de sevgi doluydum.

Eve döndüğümüzde bir gün daha dolu dolu geçmişti. Şarabı, gülleri, şairleri, bahçeleri ile ünlü Şiraz, içimde Muhammed ve ailesinin dostluğu ile birlikte bir başka yer etmişti.

Previous:

Şiraz’da Bir Ev

Next:

Persepolis

You may also like

Post a new comment