Muhteşem Yüzyıl Komedyası

06 Ocak of 2011 by

Başrollerde henüz yüzünden bir önceki sansasyonel dizisinin pudrası silinmemiş Nebahat Çehre ile, ‘The Magnificient’ lakabı almış koskoca bir Osmanlı sultanı gibi değil de her an haremdeki kadınlardan birine aşık olması işten bile değilmiş gibi bakan Halit Ergenç’in oynaması hatasıyla başlayan diziyi, uğraşılarak dikildiği ve epey para harcandığı belli olan kostümleri de kurtaramayacak maalesef.

Kocaman adamların tek bir cümle ile ne istediğini anlatması gereken yerde 21. yüzyılda yaşıyorlarmış gibi çabuk çabuk ne konuştukları anlaşılmadan bir ton laf etmeleri o ihtişamı vermek yerine, olayı, sarayda geçen bir ilkokul müsameresine çeviriyor.

Diziyi seyrettikten hemen sonra Ümit Meriç’in ‘Seyyahların Aynasında Şehirlerin Sultanı İstanbul’ kitabını karıştırırken ‘Kanuni Zamanında Elçilerin Kabulü’ başlığı altında Devlet-i Osmaniye’nin kendisine gönderilen elçilere nasıl saygıda ve hizmette kusur etmeyerek karşıladığını ve ne gibi hediyelerle bezeyerek gönderdiğini okumak gafletinde bulundum. Dizinin senaristi Meral Okay Hanım senaryoyu yazarken aralarında kaybolduğunu söylediği o binlerce kâğıt ve doküman arasında buna denk gelmemiş olmalı ki senaryoya bağlı kalarak çekilen Venedik elçisi sahnesinde, padişahın adamlarının elçiyi bir dövmedikleri kaldı huzura çıkarırken.

Sarayda Harem bölümü ayrıntısı ile işlenir ve padişahın keyfine düşkünlüğü üstüne basıla basıla verilirken, cariyeler kadar Selamlık bölümüne kıymet verip biraz daha figüran alsalardı diziye, padişah kararlarını okurken küçük bir kasaba ilkokulunda öğretmenler toplantısı tadında olmazdı koskoca Süleyman’ın tarihe mal olacak olan hükümleri.

Sakallarının yapıştırma olduğu her halinden belli olan bir kaç dedikoducu paşa, öbür dizilerdeki dede rollerini yarım bırakmış da gelmiş gibi iğreti duran vezir rolündeki oyuncu, Hıristiyanlıktan dönmeliğini kendine yedirememiş ama konuştuğu zaman Sultan Süleyman’dan daha dirayetli cümleler sarf eden İbrahim rolündeki Okan Yalabık’la Osmanlı’nın en muhteşem yüzyılı değirmenini döndüremezsiniz.

Valide Sultan’lar dizideki gibi Sultan’ın koynuna o akşam giremediği için sızlanıp duran erkek çocuk doğurmuş Haseki’ye öyle merhamet eder miydi acaba? Onun asıl derdi padişahın gönlünün hoş tutulması mı yoksa saraydaki en idare edebileceği en sözünü dinletebileceği cariyeden olma erkek torunu başa geçirterek hükümranlığının sona ermemesini sağlamak mıydı?

Hemen burada ‘harem takıntılı’ Osmanlı romanlarına alternatif oluşturmak için beş yılda kaleme aldığı 700 sayfalık romanında Fatih ve Fethini hiç gün ışığına çıkarılmamış belgelerle anlatmış olan akademisyen-yazar Beyazıt Akman’ın diziyle ilgili tepkisine kulak veriyoruz:

“Osmanlı mirasının çok daha doğru anlaşılmaya başlandığı bir dönemde dizinin Hollywood’u gölgede bırakan harem fantezilerine yer vermesinin kasıtlıdır, bu, kendi tarihiyle barışan halka bir misillemedir.”

“Kılıçla başlayan, hayvan muamelesi gören kölelerle devam eden, çıplak cariyelerle biten dizi, ‘Barbar Türkler’ kavramının tüm klişelerine haiz. Kasım kasım kasılarak her akşam farklı bir cariyeyi yatağında bekleyen, beylik laflarla ahkâm kesen, dedikodunun bin türlüsünde uzmanlaşmış vasıfsız vezirleriyle poz kesen bu dizinin Süleyman’ının, tarihteki Kanuni ile uzaktan yakından alakası yok. Üstelik dizinin başındaki yarı Türk yarı Tatar bir kavmin Hıristiyan bir köyü yakıp yıkması ve dizinin asıl kahramanı olan sözde Hürrem’in dramını başlatması da ayrı bir çarpıklık.”

“Batı’nın harem fantezilerinin bizzat kendi insanımız tarafından tarihsel gerçeklik olarak alınmasına bir anlam veremiyorum. Orta Doğu imparatorluklarını ‘egzotik, despot, barbar, buğulu bir seks cenneti’ gibi göstermenin 18 ve 19. yüzyıldaki İngiliz ve Fransız sömürgeci devletlerinin başlatması gayet de etkili bir gelenektir. Bunun arkasındaki amaç, pozitivist, bilimsel ve insani bütün değerleri kendi ipoteği altına almaya çalışan kurgusal bir ‘Batı’ kavramının yaratılmasından ileri gelmektedir. Hollywood bu geleneği hem kendi kamuoyunda, hem de dünyada ‘mistik, barbar Doğu’ algısı olarak yıllarca pekiştirmiştir. Bu sinemalarda, kadın haklarını hiçe sayan barbar erkekler, ya da ‘Muhammed’ adını taşıyan teröristler olması da aynı geleneğin ürünleridir.”

“Durduk yerde bu geleneğin niçin tekrar hortlatıldığına bir anlam veremiyorum. Cumhuriyet dönemi ile Osmanlı tarihinin barışmaya başladığı, tarihimizin çok daha iyi anlaşıldığı bir dönemde, Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasındaki etkisinin Wikileaks’te bile görüldüğü bir süreçte bu oryantalist imgelerin kendi kendimize yeniden hortlatılmasının tek bir cevabı olabilir: SEKS İLE OSMANLI TARİHİ PAZARLAMAK VE REYTİNG YAPMAK. Daha da acısı, burada, son yıllarda Osmanlı tarihi üzerine oluşan sempatiyi kırma çabası da söz konusu olabilir.”

“Ucuz yazarlık, araştırma ve derinlik olmadan işe koyulduğunda her zaman bel altına vurur. Elbette Doğu medeniyetleri kusursuzluktan münezzeh değildir. Ancak 15 – 16. yüzyıl gibi İslam Medeniyeti’nin altın çağlarından olan bir dönemi, Halil İnalcık Hoca’nın deyimiyle Klasik Osmanlı Çağı’nı resmediyorsak insanın elini vicdanına koyması, kılı kırk yararak iş görmesi gerekir. ‘Asmalı Konak’ın mutfak dedikodularıyla Osmanlı Sarayı senaryolaştırılamaz. Demokratik bir ülkede elbette isteyen istediği diziyi yapar, burada meydanı boş bırakmamak, gerekli kişilerin inisiyatif alarak daha sağlam yapımlara imza atmaları önemlidir.”

Beş yıllık bir araştırmanın ardından İstanbul’un fethini romanlaştırdığı ‘Dünyanın İlk Günü: İmparatorluk–1’ isimli kitabının dizi yapılması görüşmelerinin devam ettiğini belirten Akman, “Yapım gerçekleştiğinde böyle fiyaskolar yaşanmasın diye çok uğraşıyoruz. Bir de şu var: Kasıntıyla edebiyat karakteri olmaz. Sultanın lakabı ‘Muhteşem’ diye hikâye de kendiliğinden muhteşem oluvermez; hakkaniyetli bir Fatih portresi için, hikâyenizin de gönülleri fethedecek kadar azimli ve derin olması gerekir. Aşk elbette olacak, ama Batı’nın harem fantezileri ile değil.” diye konuştu.

Akman, Muhteşem Yüzyıl’ın senarist ve yapımcılarının büyük ihtimalle HBO’nun Rome ve Spartacus gibi pornografik öğeler içeren son dönem tarihi yapımlardan etkilendiklerini ama Osmanlı tarihinin bu ucuz oyunlara kaçmadan çok daha iyi hikâyelendirilebileceğini vurguluyor: “Oryantalist klişelere başvurmadan, bilgi ve belgeye dayalı olarak tarihi hikâyelendirmek, sekse ve şehvete kaçmadan da reyting rekorları kıracak hikâyeler kurgulamak perspektif ve donanım işidir. Bu yüzden Spielberg bile Abraham Lincoln’ün hayatını film yapacağı zaman ki en son projesi bu şekilde basına yansıdı, önce bir roman ya da arkasında araştırma yatan bir kitabın haklarını satın alır. Sit-com yazar gibi tarihî dizi ya da sinema yazamazsınız! İnşallah doğru insanlarla çalışarak Fatih yapımını gerçekleştirmek nasip olur.”

Akman Muhteşem Yüzyıl hakkındaki sözlerini şu şekilde bitirdi: “Kimse yanılmasın, bu, bir Müslüman Osmanlı Sultanı Süleyman’ın değil, Hıristiyan bir köle kızın Osmanlı’yı sözde dize getirmesinin gerçek-dışı hikâyesidir.”

Hocanın dedikleri üzerine daha fazla denecek bir şey yok. Zaten izleyici olarak bunları okumadan önce de dizide yolunda gitmeyen, Süleyman’ın muhteşemliğine yakışmayan bir şeyler olduğuna hepimiz kanaat getirmiştik ki en güzel tepki babamdan geldi:

“Neden Osmanlıca konuşmuyor bunlar?”

Tabii demek istediği milyonların anlayamayacağı bir ağda ile şekillenmiş cümleler değil ama biraz daha tarihi geçmişe dayalı bir şeyler sahnelendiğini belirten ağırlıkta replikler yazılabilirdi karakterler için.

Dizi henüz başlamadan önce ne demiştim: “Bekleyeceğiz ve koskoca bir Osmanlı tarihini de Yaprak Dökümü gibi bir taraflarına benzetecekler mi göreceğiz! Gerçekçi, akıcı, çarpıcı, kısa diyaloglu, kurgusu mükemmel yapamadıktan sonra hiç yapmasınlar daha iyi diyorum.”

Hâlâ aynı fikirdeyim. Acırım heder olan o 3,5 milyon liraya!

Previous:

Yüzüyorum Gündüz Gece

Next:

Tamamen Kişisel Bir Yılbaşı Hikâyesi

You may also like

Post a new comment