Mum Işığı

01 Haziran of 2011 by

Dharamsala, 01 Kasım’06

Öyle güzel bir sebze çorbası ki bu; içine ne koyuyorlar bilemedim ama karışım, baharatlar ve yağlarla beraber tadılası bir hale dönüşüyor. Manastırın konuklar için ayrı bir mutfağı var. Ve ücret karşılığı önceden yemeğe katılma durumunu haber vermek kaydıyla yemek yenilebiliyor. İsmimi akşam yemeği için tahtaya yazdım.


Hava yağmurlu. İnce ve sık bir yağmur bu. Bulunduğumuz yükseklikten vadiye inişini izledim uzun bir süre. Tam manzaraya bakan açık bir alana dairesel büyüklükte bir oturma yeri yapmışlar. Orada oturup hem manastırı hem vadiyi görerek ve açık bir gökyüzünde havaya bakıp aynı gökyüzünde değişik yerlerde akan yaşamları düşünerek dalıp gidiyorum.

Yağmurluğum, ıslaklığı hissettirene dek soğuğun nefesini içime çektim. Yemek zili çalana dek orada öylece durmak niyetindeyim. Derken kapı komşum göründü, şemsiyesiyle beraber. Gülerek yanıma geldi. Sürekli gülen bir adam. Alman ve şarkı söylemeyi çok seviyor. Her sabah onun şarkılarıyla uyanıyorum, yüzünü yıkarken, yürürken hep şarkı söylüyor. Şemsiyesinin altında içinde ne olduğunu göremediğim bardağı bana doğru uzatarak bir kahkaha attı ve ‘kırmızı şarap’ dedi, burada içki içmenin yasak olduğunu ama yasakların onun için olmadığını ekleyerek.

Ne zamandır burada olduğunu ve niye burada olduğunu sordum ona. Senede belli zamanlarda gidip geldiğini söyledi, burada bir guruya* bağlı olduğunu sebep göstererek…

Zili duyunca yemeğe iştirak etmek üzere inceden yağan yağmuru bırakıp merdivenlere yöneldik. Arada konuşmalarının arasına serpiştirdiği kahkahalarını duymak güzel oluyor. İçten gülüyor, içten güldüğü için de onunla konuşmayı seviyorum.

Masa inanılmaz, çok fazla çeşit var ve yemekler vejetaryen. Neler olduğunu incelerken elektriklerin kesilmesiyle ortalık birden kararıyor. Herkes olduğu yerde kalırken masaya yakılan iki mum ışığı aydınlatıyor karanlığı, karanlığı dağıtmadan…

Mum ışıklarını hep sevmişimdir, gaz lambalarını da öyle. Karanlığın ve aydınlığın hoş biraradalığını birlikte hissettirirler. Karanlığın içinde ışık ne de güzel görünür. Işığın, karanlığın içinden doğarken küçük titreşimlerle karanlıktan etkilenmeden yanmaya devam ettiğini görmek, aynı anda karanlığı da hissetmek benim tercihimdir…

Masa harikulade görünüyordu. İkisi Güney Amerika’dan, biri Hollanda’dan, biri İngiltere’den ve bir kişi de Almanya’dan olmak üzere 6 kişiydik. Neşeyle hep birlikte yemeğimizi yedik. Yemekler de, mum ışığı da güzeldi…

Ertesi gün gong sesi duyulmadı, bu Puja’nın olmadığı anlamına geliyordu. Sabah ilk aklıma gelen şey Tibet çayı içmek oldu. Tereyağı, tuz ve suyun bir arada bir çaya dönüşebileceğine inanmak istemiyor insan ama doğru; bu bir Tibet çayı…

Manastırda kalan Orsella adında Hintli bir kadınla birlikte yukarıya çıktık. Bana tavsiye ettiği bazı müzikler vardı. Onları aldım. Bir yerde oturup birlikte çay içtik ve biraz yürüyüp manastıra geri geldik. Delhi’de yaşıyormuş. Yılın bu zamanları mutlaka buraya gelir ve 1 ay kadar düzenli olarak kalırmış…

Biz otururken uzun mavi kuyruklu bir kuş önümüzden ağaçların arasına doğru uçtu. Mavinin parlaklığı karşısında kuşun güzelliğine hayran oldum. Bir iki kere daha gördüm ardından, hemen fotoğraf makinesine sarıldım ama yakalayamadım, bir görünüp bir kayboluyordu…

Gördüğüm ve şaşırdığım bir diğer şey de çok fazla yukardan uçtuğunu düşündüğüm kelebeklerdi. Sanki bir kuş edasıyla havada süzülüyorlardı. Diğer taraftan maymunlar gelene geçene bakıp yol kenarında yiyecek bir şeyler arıyor gibiydiler. İnsanlar ise yanlarından hiç istiflerini bozmadan geçip gidiyorlardı…

Hayvanların bu derece rahat yaşıyor olması ve insanların onlara müdahale etmemesi doğrusu çok güzeldi ve hissettiğim şey şuydu; barış, barış, barış…

*Guru: Sanskritçe bir kelimedir ve manevi gücünün en doruğunda olduğuna inanılan kişi demektir.

 

 

Previous:

Himalaya

Next:

Yol Haritası

You may also like

Post a new comment