Mumbai / Bandra

09 Eylül of 2011 by

01.09.2011

“Üzülür ağlarım. Sevgilim der ki: “Bu gösteriştir.” Nasıl gösteriş olabilir ki, gözlerim kan ağlamaktadır. Sen zannediyor musun ki her gönül senin gönlün gibidir. Hayır hayır! Yanılıyorsun, gönülden gönüle fark vardır.”

Kara göründü. Mumbai karşımızda. Dev gökdelenlerle hemen kendisini yanı başıma taşıyarak, soğuk kelimelerini bedenime zerk ediyor. Dikkatlice bakınca sorgulanması gereken çelişkilerle karşılaştım. Kendi ülkemizde ve hatta daha birçok yerde karşılaşılan sorun; zenginlik fonu. Gördüğümüz her yüksek bina sanki bir film sahnesi için kurulan fon gibi. Hemen dibindeki delme çatma çadırlar, ahırdan bile beter evler tüm gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Pislik, yollar âdete çöp yığını. İnsanlar elbette bu çöp yığınlarının içinde yatıyor. Az çok biliyordum Mumbai’nin ikiyüzlü olduğunu. Tesadüfen trenimizin büyük istasyonlardan birinde, yani merkezde inmemesinden dolayı gözlerimi boyayamadı. Merkezin dışında kalınca durum bu. Zenginlik ve şatafat, yoksulluk ve sefalet, Hint gerçeği…

Şehre girip, Delhi’deki gibi daralmaktansa, önceden konuştuğumuz gibi burada zaman geçirmek istemiyoruz. Akıllılık edip hemen geceye güneye doğru yol alacak bir trene kendimizi kapaklıyoruz. Trenin geç saatte olması, en azından bulunduğumuz bölgeyi daha iyi tanımak adına isabetli bir seçim oldu. Mumbai’nin ‘Bandra’ bölgesinde, merkezden uzakta, kendi halinde yaşamaya çalışan insanların olduğu gar çevresinden kopup, daha genel çerçeveden bakmak için her zamanki gibi keşfe çıkıyoruz. Atlıyoruz belediye otobüsüne. Deniz görmek istiyoruz. Denize doğru yol alıyoruz, beraberimizdeki yüzlerce delikanlı ile birlikte. 16 milyonluk şehrin bir kısmı otobüste yine. Neyse ki keyfimiz bozulmuyor denizi görüyoruz. Görür görmezde inmek istiyoruz. Yolda gelirken nedense içimde Mumbai için ‘İzmir’e benziyordur’ demiştim. Hindistan’ın batısındaki en büyük kent olması, sanayisi, denizi, sahili… İlk bakışta bu hisler, benzerliğe dönüyor. Daha sıcak geliyor ama göz boyuyor. Biliyorum ki daha 10 dakika öncesindeki yerler hala varoş, hala yerlerde. Bulunduğumuz sahil tarafı elit kısım çok belli. Kılık kıyafetler, geleneksel Hint kıyafetlerinden farklı. Mekânlar, arabalar herhangi bir Avrupa şehrinde görebileceğimiz cinsten. Yinede hala ben Hintli kadınları takıp takıştırmış, özene bezene süslenmiş biblolara benzetiyorum. Erkekler ise belli komutları yerine getirmesini öğrenmiş minik minik robotlar gibi. Elbette genel bu değil ama çoğunluktaki durum ve bendeki intiba bu.

1995 yılına kadar ‘Bombay’ olarak bilinen şehir, İngilizlerin ülkeye girişlerindeki bir kapı konumundaymış. Şimdide batıdan güneye gitmek isteyenler için aynen bizim yaptığımız gibi, doğal bir kapı konumunda. İngiliz rüzgârlarının estiği şehir, mimariden, yaşama, insana kadar hala etkileşimlerini sürdürmüş. Geldiğimiz Bandra Plajı, 20 km’lik sahilin yalnızca bir kısmı. Zaten şehirde bu sahilin etrafına kurulmuş.

Akın akın gelen sahile gelen Mumbai halkını tuhafca izliyoruz. Kayalıklardan oluşan sahilde insandan başka bir şey göremiyorsunuz. Ne yapıyorlar diye bakmaktan kendimi alamıyorum. Yaklaşıyorum gruplara, anlayamıyorum ama gözlemlemeye çalışıyorum. Hiçbir şey yapmıyorlar. Öylece sahilde ayakta durup sohbet edip, fotoğraf çektiriyorlar. Evet, bu normal belki ama herkesin böyle durması ilginç geliyor bana. Bir süre sonra yağmurunda etkisiyle durmak zorunda kalıyoruz. Kendimize bir köşe bulup, sıcak bir kahve eşliğinde, dev dalgaların kayalarda patlayışını izliyoruz. Sonra zamana bakıyorum, bir hayli vakit geçirmişiz orada. Anlıyorum ki bu büyüleyici şölen herkesi etkisi altına alıyormuş. Uzaklardaki gökdelenlerin tepesi bulutlardan görünmüyor. Açıkçası oralara gidip, onları görmeyi de için hiç almıyor. Anlamsız buluyoruz. Zaman geçirilecek bir mekân bulup, trene kalan birkaç saatimizi de orada geçirip gitmek bizim için en hayırlısı olacak sanırsam.

İlk defa zengin Hint gençlerini görüyorum. Bandra’da girdiğimiz yer, bugüne kadar Hindistan’da gördüğüm en lüks yer. Fiyatları, hizmeti, insan profili her şey size başka bir yerde olduğunuz hissi yaratıyor. Tuvalete giden arkadaşım ‘Öykü tuvaletin musluğundan sıcak su akıyor yahu’ diye gözbebekleri büyüyerek gelince her şey yerli yerine oturuyor. Kadınlar geleneksel kıyafet ‘sari’li değil. Gayet modern giyimliler. Erkekler ise uzun zamandır görmediğim kot pantolonları ile boy gösteriyor. Bu durum özlem, gerçek, sahte, gitmek duygularını kafamda karmakarışık hale getiriyor. Bir süreyi burada insanları izleyerek geçirdikten sonra, bizi güneye taşıyacak olan son trene doğru, istasyon caddesinden gara akşam yürüyüşüne başlıyoruz.

Previous:

Pushkar – Ajmer

Next:

Mumbai / Goa

You may also like

Post a new comment