Mumbai / Goa

10 Eylül of 2011 by

02.09.2011

“Sahi koruyor mu bizi çatlamamış sert kabuk?

Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?

Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?

Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?

Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?

Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,

Ne çıkar ateş böceği sansalar beni?

Belki en hoyrat yürek bile ateş böceğinin

O uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.”

Tam bir ay oldu İstanbul’dan yola çıkıp binlerce kilometre uzaklara gelmek için yollar yapalı. 6 kişi başladığımız yola şimdi 3 kişi devam ediyoruz. En başta aklımda bile olmayan – tek başıma yola çıkmayı, uzun süre de böyle plan yaptığımı düşünürsek – birbirinden ayrı kişilerle, bambaşka rotalarda seyir alıyoruz. Daha önce de hep düşünmüştüm, bu kadar kalabalık seyahat etmede bir keramet olmaz. Çok sıkıntı yaşarız, bir yerde bir şey illaki patlar. Buna bile hazırlamıştım kendimi. Sonuç olarak düşününce, 6 tane farklı çalışan beyin ve herkesin kendi düşünceleri kendi istekleri var elbette ki. Herkesin isteklerinin birbirini tutması çokta kolay değil. Konuştuğumuz şey, herkesin birbirine saygılı olmasıydı. Bu problem aşıldığı sürece, ne kadar farklı da düşünsen, başka isteklerin de olsa bir süre sonra ortak bir bilinçte kendinizi buluyorsunuz. Benim düşündüklerimi bütün arkadaşlarım da düşünmüştür biliyorum. Yoldan önce herkesin çekinceleri vardı onu da biliyorum. Ara ara da birbirimize söylüyoruz aslında, ilk zamanlarda hissettiklerimizi. Şu ana kadar benim söyleyebileceğim tek şey; her şeyin beklediğimden iyi idare edilmesi.

Bu yola çıkarken, Asya kıtasına gelinecek zamanla ilgili bizi uyaran çok oldu; “Muson zamanı gidilmez.” Televizyonlarda, gazetelerde, internette gördük, her yıl yüzlerce kişi muson zamanı ölüyor. Hava durumlarına bakıyoruz, fırtınalı, şiddetli yağmurlu. Evet, muson aslında öyle bir şey. Türkiye’deyken bir arkadaşım şöyle demişti; “hani burada çok şiddetli yağmur yağıyor ya, işte onu unut, gözünün önünü dahi göremeyeceğin saatlerce yağan, geçtiğin yerleri sel götüren, belki geri dönüp bulamayacağın bir yağmur düşün.”  Düşünmüştüm. Birazda ne yalan söyleyeyim bu beni ürkütmüştü. Bir bakıma yanımdaki insanlarla alakalı kendimi sorumlu hissediyordum. Neyse ki bunların hiçbiri yaşanmadı. Ne biz bir sorun yaşadık ne de musonlar bize bir sorun yaşattı. Şöyle ki evet muson yağmurları çok şiddetli ama öyle dedikleri gibi fırtınalar, seller, sular cinsinden değil. Bilmem belki de biz denk gelmedik. Hele Hindistan’da çok daha rahat Nepal’e göre bu durum. Neredeyse yağmıyor bile diyebilirim, özellikle kuzey için. Güneyde durum biraz daha farklıymış, göreceğiz. Şunu söylemeliyim ki muson mevsiminde yola çıkmak başka bir kafa. Bu mevsimde yola çıktığımız için – tesadüfen denkte gelse – gerçekten çok mutluyum ve memnunum. Sezon olmadığı için yollar öyle sakin ki. Rahat, bomboş şekilde, o ölümcül kalabalığı yaşamadan, tıngır mıngır ilerliyoruz. Zaten ülkemize göre gayet ucuz olan ülkeler, mevsimi olmayanca her şeyin fiyatı daha da aşağılara çekiliyor. Bu durum tamda bizim istediğimiz gibi. Ayrıca en önemlisi, bu ülkeleri hiçbir zaman göremeyeceğimiz kadar yeşil görme fırsatımız oldu. Her yer, neredeyse dağlar bile yemyeşil ağaçlarla kaplı. Çağlayanların, nehirlerin akmadığı bir yer yok. Görsel olarak çok tatminkârız.

Nepal ile ilgili tespitim şuydu; Pokhora’yı görmeden, Saranghot Tepesi’ne çıkıp, bulutların ayaklarınızın altından kayışını, büyülü şehri, gölü soluksuz izlemeden Nepal’i anlamak zor. Çözüm noktası orası olmuştu. Ayrıca küçük Hindistan’da denilen bu ülke, bizim için çok güzel bir pratik noktası olmuştu. Güzel hatıraları unutmayacağız elbette.  Hindistan için ise şu ana kadar üç şey söyleyebilirim. Varanasi’ye gidip oradaki ölüm ve yaşam ruhunu hissetmeden, insanların her şeyi ne kadar normalleştirdiğini görmeden, Hint trenlerine binip saatler, günler süren yollar almadan, vagonlarda gezen dilencileri, ayağınıza sarılan yer temizleyicilerini, çeşit çeşit insanı görmeden ve son yüzyılın en büyük Hint yazarı, bir insanı sevmeden, onu özümlemeden tam olarak tanıyamayacağına inanan, Tagore’u okumadan Hindistan’da tam anlamıyla anlaşılır olmayacaktır. Aslında bu ne beklediğinizle alakalı. Kendinizi bir kese yerine koyarsanız, diyebilirim ki burada her keseye uygun altın var.

Hindistan trenleri üç çeşit; yolcu, posta ve ekspress. Posta treni hariç, bu diğer iki trene de bindik. Aralarındaki fark, yolcu treninin yolun uzunluğuna bakılmaksızın her istasyonda durması. Bu da size verilen bilette yazan yolculuk süresini gösteren rakamların aslında ne kadar işlevsiz olduğunu gösterecektir. Bu konu da acılı süreçlerden geçtik. Trenlerde ise değişik değişik sınıflar var. Klimalı yataklı, klimasız yataklı, klimasız oturulanlar, birinci, ikinci, üçüncü sınıflar. En kalabalığından, en pisine kadar klimalı yataklı dışında hepsiyle yolculuk yaptık. Bir keresinde fare bile gördüm ki bu çok normal bir durum. Yabancıların çoğu o klimalı yataklılar dışında yolculuk yapmıyor. Anlayışla karşılanabilecek bir durum ama gerçekten insanların içine karışmak isteyen biri, düşük sınıflarda insanlarla beraber birazcık onları anlayarak, gün aşırı süren yollarda nasıl zinde kaldıklarına şaşırarak gitmelidir. Şöyle düşünmek lazım, en pahalı kompartıman bile ülkemizdekinin yarısından bile düşük fiyata zaten. Bunu tasarruftan öte, tecrübelenmek için acı çekmek olarak adlandırabiliriz.

Mumbai’den kalkan, Goa’nın Madgaon İstasyonu’na giden tren tesadüfî bir şekilde daha önce yolculuk yapmadığımız klimalı yataklı geliyor. Biz bunu istememiştik. Denemek adına güzel bir tesadüf oldu. Gerçekten diğer yerlerden oldukça farklı. Size özel olarak battaniye, yastık veriliyor. Camlarda, kompartıman girişlerinde perdeler var. Yataklar daha kaliteli bir deri ile kaplanmış. En önemlisi ise boğucu yolları, buz gibi serin bir havada geçiriyor olmak. Dikkat çekici nokta ise vagonun sessizliğe gömülmüş olması. İşte bu hiç alışık olmadığımız bir durum. Diğer düşük sınıflardan buraya geçiş yok galiba. Ne bir para isteyen geldi ne de yapışan bir çocuk. Benim için zor kısmı ise, dışarıyı izleyememek. Camlar, buzlu cam. Merak edince, trenin sürekli açık olan kapılarına gidip sarka sarka bakmam gerekiyor. Yolun eşsiz güzelliğini tarif edemiyorum. Güney tren yolunun böyle olduğunu duymuştum. Ormanların içinden gidiyor hissi ve akan şelalelerin ninnileriyle yarı uykulu yarı uyanık halde Goa’ya doğru ilerliyoruz. Önemli bir detayı da sonradan anlıyoruz. Tren yolcu treni. Her durakta duruyor. Bazı duraklarda ise 1 saate yakın bekliyor. Öğlen civarı inmeyi beklerken, bilet saatinden yaklaşık 9 saat sonra yani 15 saatlik yol 24 saat olunca gecenin bir karanlığında Madgaon Tren İstasyonu’na varıyoruz… Gündüz manzaranın tadını çıkarmak keyifli olmuştu ama zaman ilerledikçe, görsel kaybolunca bu tren yolculuğu çileli yolculuklardan birine dönüştü. Planladığımız yere bu saatte gidemeyeceğimizi düşünerek daha önce duymuş olduğum ve buraya en yakın olan yere Colvaya alelacele gidip sığınacak bir yer bulmaya çalışıyoruz.

Şehir karanlığa gömüldüğü için,  geceyi geçirmek ve güne erken başlayıp plan yapmak üzere ilk girdiğimiz yerde kalmaya karar veriyoruz. Yarın şuan nerede olduğumuza bakacağız…

Previous:

Mumbai / Bandra

Next:

Colva

You may also like

Post a new comment