Müzedeki Adam

23 Eylül of 2011 by

22 Şubat 2007, Tebriz, Azerbaycan, İran

Aynı gün Süheyla beni bir müzeye götürdü. Tarih müzesiydi. İki katlı bir konaktı. Meşrutiyet Dönemi’nde zamanın öncü ve aydınlıkçı isimlerinden birinin oturduğu, sonradan müze haline getirilmiş bir konak…

Konağı dolaşırken Süheyla, birçok olaylara sahne olmuş bu konaktan bahsederken aynı anda da müze görevlisi olduğu belli olan bir adam konuşmamızın bitmesini beklediğini anladığım bir aradan sonra yanımıza geldi. Ve eğer izin verirsek sergilenen objeler ve müzenin tarihi hakkında tanıtıcı bilgi vermek istediğini söyledi. İznimizi almak konusundaki titizliği gözümden kaçmamıştı.

Bir taraftan adamın söylediklerini dinlerken diğer taraftan da hareketlerini izliyordum. Elleri, konuşmalarına uygun şekilde eşlik ediyordu. Hareketleri hem nazik hem de abartısızdı. Bir ara raflardan birine uzandı ve eski el yazmalarından bir kitap aldı. Kitabı özenle avuçlarından birine yerleştirdi. Kitabı bize doğru uzatırken ellerinin her ikisini de aynı anda yavaşça uzatması o an donup kalmama neden oldu. Sunum öyle estetikti ki, bir insanın bir diğerine bir şey verirken böylesi bir nezaket ve saygıyla verebilmesinin mümkün olduğunu daha önce bu denli çarpıcı bir şekilde fark ettiğimi sanmıyorum. Hareket adamın hem kitaba saygısının hem de sunuma ne kadar önem verdiğinin altını çiziyordu. Herhangi bir şeyi öylesine bir diğerine verip geçerken ne de hoyratçaydı davranışlarımız. Oysa bu adam, vermenin edimini kutsal bir şeye dönüştürmüş gibiydi. Tüm gün adamın hareketi zihnimde tekrar edip durdu…

Masood ve Sağlar’da da aynı nezaketi görmüştüm. Azeri Türklerindeki bu davranış inceliği, özellikle karşılama, uğurlama, tanışma esnasında gösterilen saygı ve incelik doğrusu çok hoşuma gitmişti. Kabalık ve nezaket arasındaki açılımların kişiden kişiye, kültürden kültüre ne denli değiştiğini düşünmeden edemedim. Doğruydu, biz bunu unutmuştuk belki ama harekete ruh kazandırmak önemliydi. Ritüeller de bunun için değil miydi? Törenler, ayinler, ritüeller hep bu amaca hizmet ediyordu. Yapılan bir edimin neye atfen yapıldığına işaret ediyordu. Neyi neden yaptığını bilmeyen, bir sonraki anı düşünmekten bu anı öylesine geçiren, otomatiğe bağlamışçasına yaşayan, yiyen, konuşan ve aslında çevre kirliliğinden başka bir şeye yaramayan insan yığınları böyle oluşuyordu işte. Ruhsuzluk alıp başını böyle gidiyordu…

Müzeden çıkarken şehirlerden, kalabalıklardan, tekrarlardan ve ‘Ruh’u kaybetmiş rutin yaşamlardan arkasına bile dönüp bakmadan kaçmak isteyen yanımı daha bir iyi anlamıştım. Türkiye’ye yakındım, bir sonraki durak yolculuğun bitişi demekti. Bir taraftan şaşkındım. Keskin bir gidişle yollara düşüşümün ardından geri dönüşteki ruh halim garipti. Sarhoş gibiydim. Ciddiye almayı bırakmıştım. Salmıştım kendimi. Kendini sıkan tarafım memnundu durumdan. Gevşemişti. Konuşmalarım bile değişmişti. Konuşurken beden dilimi daha çok kullandığımı fark ediyordum ve kesinlikle daha neşeliydim.

Şimdi Tebriz’de olmak, onca yolu bitirmiş olmak, geri dönüşte nasıl devam edeceğim konusunda düşündürüyordu beni. Bilmiyordum, nerede olacağımı, nasıl olacağını bilmiyordum. Bildiğim bir şey varsa o da geride bıraktığım yaşama, istesem de geri dönmemin artık mümkün olmadığıydı. Bunu içten gelen bir kesinlikle biliyordum. Bu bir hissedişle birlikte gelen bir bilişti. Sanki yaşam yolum geri dönülmez bir biçimde ikiye ayrılmıştı ve ben o ayrımı çoktan geçmiştim. Ve bu bir kırılma noktasıyla ortaya çıkmıştı. Hissettiğim şey geride bıraktığım ve bu anda bulunduğum yerin arasında bir uçurum olduğu ve o uçurumun gitgide daha da çok derinleştiğiydi. Dileğim, arada asılı kalmadan yaşamımın yönünü ruhumun neşe alacağı türden bir yöne çevirmekti. Sağlıklı olduğunu düşünen onca hastalıklı insan arasında şizofren çukuruna düşmek içten bile değildi. Yine de isteksizdim. Çok güçlü bir isteksizlik vardı içimde ve bir tarafım bunu anlamakla uğraşıyordu hala…

 

Previous:

Bir Evde Birkaç Dünya

Next:

23’e 5

You may also like

Post a new comment