Nakş-ı Cihan

29 Nisan of 2011 by

07 Ekim 2006, İsfahan

Nakş-ı Cihan Meydanı’ndayım. Görünen yüzde geniş bir avlu ve avlunun etrafında sıralanmış alışveriş dükkânları var. Çarşının üstü kemerlerle kaplı. Dar bir yol, boylu boyunca uzanıyor; renkli parıldayan kumaşlar, el işi halılar, geleneksel kıyafetler, yiyecekler, çeşit çeşit bir sürü eşya arasından yürüyorum. İlgimi en çok çekenler ‘zanaatkârlar.’ Ramazan ayından mıdır bilmiyorum ortalık çok kalabalık değil. Sakin bir gün.

Fotoğraf çekerken, izin alarak çekiyorum, zira bazı insanlar bunu hoş karşılamıyor. Yine böyle izin isteyerek birkaç kare çektim, ancak bir kare vardı ki, dayanamadım ve bastım deklanşöre. Karede uyuyan bir esnafın görüntüsü vardı. Adam öyle güzel uyuyordu ki, sandalyede otururken öylece dalıvermişti belli ki.

Kocaman bir dikdörtgeni andıran çarşıyı dolaşırken ayaklarım bir yerde durdu. Cami duvarındaki detaylar, çini işlemeler ve renkler dikkat çekiciydi. Birden ateşgahlar geldi aklıma. İran’da bir zamanlar Zerdüştlerin yaşadığını ve tapınaklarında hiçbir zaman sönmeyen bir ateş yandığını öğrendiğimde, içimden bir saygı bu inanca ve bu inancın insanlarına akıp gitmişti. Tebriz’de Süheyla’dan Zerdüştler ve ateşgahlar hakkında bilgi almıştım. İran’da hem ateşgahların hem de Zerdüştilerin sayılarının azaldığını, genellikle Yazd’da yaşadıklarını öğrenmiştim Süheyla’dan. Yine de onlar hakkında daha çok şey bilme isteği ile doluydum.

‘Zerdüştiler Tanrılarına ‘Zerwan’ diyorlar. Tanrı Zerwan ‘zaman tanrısı’ anlamına geliyor. Tanrı Zerwan’ın iki oğlu var. Bunlardan biri Ahuramazda (İyilik Tanrısı),  diğeri Ehrimen (Kötülük Tanrısı). Bu iki tanrı sürekli savaş halinde olduğundan onlara göre her zaman Ahuramazda’nın yanında Ehrimen’e karşı savaşmak gerekir. İnancın kitabı Aveste adıyla anılır. Zerdüştler başkalarının topraklarında, kültürlerinde gözü olmayan insanlardır. Ateş onlar için kutsaldır. İbadet ettikleri tapınaklar da bu nedenle ateşgah (ateşkedi) diye anılır. Burada yakılan ateş hiçbir zaman söndürülmez. İnançlarına göre ateş bütün kötülükleri yakarak kül eder, yok eder.’

Birçok medeniyete beşiklik etmiş bir coğrafyada bulunduğumun farkındaydım. İpek Yolu’nun geçtiği, geçerken de insanları ve kültürleri kaynaştırdığı, uygarlıklar arasında bir köprü olduğu, çok derin felsefe ve yaşanmışlıkların bu topraklardan fışkıran bilgi ve deneyimi bu zamana taşıdığı düşünülürse, İran’ı bugünkü görünümüyle değerlendirmek çok büyük haksızlık ve cehalet olur. Esas olan bu kültürlerin bıraktığı miraslar ise bu miras bütün insanlığındır!

 

Bir çay içmek üzere bakınıyorum. Gözlerim bir çayhane* arıyor. İsim kulağa çok hoş geliyor. Derken gayriihtiyarî önünde durduğum bir dükkândan çıkan saçları beyaza çalmış genç bir çocukla selamlaştık. Azeri Türklerinden olduğunu ve biraz Türkçe bildiğini söyleyince doğrusu sevindim, zira Azeri Türkçesi’ni duymak, dinlemek bana acayip haz veriyor. Çayhane sordum ona. “Burada iki tane var“ dedi. Akşam iş çıkışı onunla bir çay içmek isteyip istemediğimi sorarken sessiz ve mahcuptu. “Neden olmasın” dedim. “Seninle çay içmeye geleceğim.”

Akşamüzeri çantamı toparladım, bu gece otelden ayrılıp Şiraz’a geçme niyetindeyim. Çayhaneye gitmek üzere Mezdek’in yanına, Nakş-ı Cihan’a doğru yeniden yürürken İsfahan’a tekrar gelmek istediğimi düşündüm. Buluşma noktasına gittiğimde dükkânların kapalı olması karşısında bir an şaşırdım. Üzerinde durmayıp beklemeye başladım. Oturdum bir köşeye. Çocukların oyunlarını izledim. Gün batarken gökyüzü çok güzel görünüyordu. Her değişen an, kendi renklerini getiriyordu. Kim bilir, benim hissedişlerime etki ettiğini bilmeksizin!

Bekledim, bekledim, kimse gelmedi. İçimde bir ıssızlık vardı. Bir yalnızlık, özgürlükle yan yanaydı ve ben buradaydım. Bu üçü birleşti ve kâh sancılı kâh güzel duyguların bir rüzgâr gibi üstümden geçtiğini hissettim. Hem üşüyor hem haz alıyordum bu rüzgârdan. Ne garip.

Gün batıyordu ve doruğa doğru sivrileşen bu güzelim dağın ardından batan günü izlemek çok güzel oldu. Dağın gitgide koyu maviye dönen rengi karşısında gözlerimi o görüntüden ayıramadım. Bir saate yakın bekledim. Türkiye ve İran arasındaki saat farkını ayarlamadığımdan randevuya benim geç kaldığımı fark etmem uzun sürdü. Başka bir neden olamazdı. Gelmediğimi düşünme olasılığı karşısında üzgündüm, çünkü verdiğim sözleri tutmayan biri hiç olmadım ve eğer bir söz vermişsem onu yerine getirmeden rahat edemezdim. Ertesi sabah burada olmayacağımdan durumu gelip anlatma şansım da yoktu. Tek başıma çayhaneye gidip buruk bir şekilde çayımı içtim.

*Çayhane: İranlıların çay içtikleri geleneksel mekânlar.

Previous:

Babamın Gözleri

Next:

Şiraz’da Bir Ev

You may also like

Post a new comment