Namaste

26 Mayıs of 2011 by

Dharamsala, 09 Kasım’06

Sabah şöyle bir dışarı çıkıp etrafa bakınca sedir ormanlarıyla dolu yemyeşil bir vadide yüksek bir yerde olduğumu gördüm. Rakım sonradan öğrendiğim üzere 1.800 metrenin üzerindeydi.

Ve Dharamsala Vadisi enfes görüntüsüyle insanı içine çekiyor gibi orada duruyordu. Hindistan’daki ilk izlenimlerimin aksine sokaklar temizdi. Yol boyu yürüdüm. Aşağıda ormanın içinde sapsarı bir görüntü ilgimi çekti. Sonradan anladım ki orda gördüğüm şey bir tapınaktı…

Yürürken gördüğüm meditasyon, yoga, terapi, masaj ilanlarının çokluğu dikkat çekiciydi. Yürümeye devam ettim. Yol beni bir manastıra götürdü. Hafif yokuş yukarı çıkınca yerde oturmuş, ayakta duran bir sürü insan dikkatimi çekti. Fark ettim ki bit televizyon çekimi vardı ve bir konuşmacı Çin’in 1959’da Tibet’i işgalinden bu yana yapılmış, yapılmakta olan zulüm ve haksızlıklar üzerine konuşuyordu.

İlk defa Tibetli görüyordum. Geleneksel giyinmiş Tibetli çekik gözlü kadın ve erkeklerin yanında, rahipler kırmızı, bordo giysileriyle her yerdeydiler. Hatta çantaları bile aynı renk ve kumaştandı. Ardından kalabalığın içinde kendime bir yer bulup konuşmayı dinledim bir süre. Sonra içeriyi bir an önce görme isteğiyle kalktım yerimden ve manastıra ilk adımımı attım. Ve o an anladım ki bulunduğum yer Dalai Lama’nın manastırıydı…

Yerlerde yan yana konumlandırılmış minderler vardı. Ve büyük bir salonun girişinde duran kocaman yeşile boyanmış bir davul dikkatimi çekti. İçerisi tütsü kokuyordu ve sessizdi. Ben orda bir köşede etrafa bakınırken içeriye giren birkaç Tibetlinin girişte yere uzanıp saygı duruşunda bulunduklarını gördüm. Ve arkadan gelen bir rahip de aynı duruşu yineledi. Hemen karşıda Dalai Lama’nın fotoğrafı vardı. Ve bir sürü raftan oluşan büyük bir dolap arkada duruyordu. Ortada aynı aralıklarda konumlandırılmış her bir sütunun üzerinde ortasında Buda’nın tasvir edildiği ve üzerinde yine Tibet tarzı işlemelerin olduğunu anladığım renkli kumaşlar asılmıştı. Yerler koyu kahve tahtalardan yapılmıştı ve pırıl pırıl parlıyordu. Her yer tertemizdi. İçerde hissettiğim ve insanların yüzlerinde hissettiğim şey aynıydı; sakinlik, sakinlik, sakinlik…

Sanki Hindistan’da değil de Tibet’teymişim gibiydi. Dharamsala’yı daha buraya ulaşmadan, uzun ince yollardan ormanlara ve yemyeşil vadilere kıvrıla kıvrıla çıkan o rahatsız otobüsün içindeyken hissetmiştim ve burası belli ki gerçekten de yolculuğuma damgasını vuran ve yola çıkış amacıma hizmet eden önemli ve uzun bir durak olacaktı.

Ve Dalai Lama’nın sürgünden sonra burada yaşadığını biliyordum ve onunla birlikte binlerce Tibetliye ev sahipliği yaptığını da. Çin’in Tibet’i işgalinin ardından yaklaşık 80.000 Tibetli Himalayaları zorlu ve ölümcül yollardan aşarak başta Dharamsala olmak üzere Hindistan’ın değişik yerlerine, Bhutan ve Nepal’e sığınmıştı. Dharamsala’nın iki bölümden oluştuğunu okumuştum. Biri aşağı Dharamsala; okulların, hastanelerin, işyerlerinin bulunduğu tipik bir Hint yerleşimi. Diğeri Mc Load Ganj denilen Tibetli göçmenlerin bulunduğu yukarı Dharamsala. Ve Budist kültür burada her yerde kendini gösteriyor.

Zamanında Hindistan başbakanı Nehru’nun Dalai Lama’yı güvenliği nedeniyle ülkesine davet etmiş olması, şiddet karşıtı Mahatma Gandhi’nin önderliğinde bağımsızlığını kazanan Hindistan’ın Tibet’e verdiği destek, sınırlarını açarak gösterdiği hoşgörü, iyi niyet ve paylaşım tüm dünyaya verilen anlamlı bir mesajdır aynı zamanda…

Ve Dharamsala bu bakımdan Tibet’in ruhani liderinin kendi ruhani kültürünü de taşıdığı ve bunu yaşadığı bir yer olması bakımından da özel bir öneme sahiptir. Ve aynı anda Tibet’in haksızlıklarla elinden alınan bağımsızlığı için hala buradan dünyaya seslenmeye devam etmekte oluşu ile de önemli bir kavşaktır.

Ve şu anda burada oluşumun coşkusu kelimelere sığmıyor ve her yerde gördüğüm, duyduğum bir sözcük benim de dudaklarımdan dökülüveriyor; ‘Namaste…*

*Namaste: Hindistan’da ‘namo’ saygı, ‘aste’ göstermek demektir. Namaste, Hindistan’da en çok kullanılan kelimedir. İki eli birleştirerek her şeyi kucaklamak ve kol altlarını havada tutmak ‘her şeyim ortada’ demektedir. Parmaklar kalbe sevgi yollarken eller başa saygı yollar. Enerjinin ayaktan başladığına inanıldığı için, eğilerek büyüklerin ayaklarına dokunulur. Büyükler de küçüklerin başlarına dokunarak sevgi ile karşılık verirler.

 

 

 

 

Previous:

Manastır Özlemi

Next:

Buda ve Nirvana

You may also like

Post a new comment