Nergis ve Ateş

15 Mart of 2011 by

Evet, artık Beydağı’nın en zirvesindeyim. Bir kayanın üzerine, padişah koltuğuna kurulur gibi oturdum. Yalnızdım yani özgürdüm artık. Karlı dağların hemen eteğine serildim, artık kendimle baş başayım. Sırtımı beyaza boyanmış karla kaplı dağın tepesine, yüzümü de Malatya’ya döndüm.

Gündüzbey, Yeşilyurt, Akçadağ, Tecde, Yakınca, Konak ve bütün bir Malatya tek kare açıya girmiş… Adeta ayaklarımın altında…

Oh olsun!

Sağımda ve solumda Beydağları silsilesi uzayıp gidiyor.

Yağmur sonrası toprak kokusunu bilirsiniz. Amber kokusu gibi burnuma çekiyorum, ciğerlerimin içinde depoluyorum adeta… Meltemi andıran rüzgâr bedenimi sarıp, okşayıp öyle dağılıyor dağlara…

Ta uzaklardan da olsa keklik sesleri çınlıyor etrafımda… Adını bilmediğim kuşlar dört bir yanımdan uçup gidiyorlar. Rüzgârın üşüttüğü bedenimi bir yandan da güneş ısıtıyordu. Aynı anda hem üşüyor hem ısınıyordum. Güneş sağ tarafımı ısıtırken, rüzgâr sol yanımı soğutuyordu.

Bir karınca gibi görünen yeğenim Alpay ve diğer köylülerin ağaç budarkenki kıtır kıtır sesleri kulaklarıma kadar geliyordu. Manzara muhteşemdi. Sessizliği bozan sadece kuş sesleri, rüzgârın uğultusuydu. Aslında beni birazdan derin bir düşünceye sevk edecek olan atmosferin tamamlayıcı unsurları gibiydi… Terapi ve seans için her şey hazır ve mükemmeldi.

Artık zihnimde fokur fokur kaynayan düşüncelerimi ve bedenimi mücrim eden duygularımı serbest bırakabilirdim. Aşağı indiğimde, hayatımın en önemli kararını vermiş olarak dönecektim. Dolayısıyla, bu kayanın tepesinde kendimle verdiğim savaşın farkındaydım. Adeta tek kişilik bir savaş vardı bu kayanın üzerinde… Ama köylüler, bu sessiz kavgadan habersiz namütenahi ağaç buduyorlardı.

İnsanın nereden düşünmeye başlayacağı, düşünce sarkacını nasıl sallandıracağı en zorlu eylemlerinden biridir. Dağılıp saçılan bir torba mercimeği toplamaya başlamak gibi bir şeydi. Aslında ruhum ve gönlüm sükûnete ermişti. Ama zihnim çok yorgundu. Zihnim, buruşturulup bir kenara fırlatılmış bir kitap gibiydi…

Yaklaşık 1,5 saatlik bir tırmanışla buraya gelmiştim. Elimde de bahçeye gelirken hiç eksik etmediğim Hz. Musa’nın asası vardı. Onu almadım mı sanki bir yanımı eksik hissediyordum. Hem fiziki hem de manevi güç alıyordum. Onu kullanmaya başladığım anda düşüncelerim akıyordu sanki…Yukarı çıkarken gözlerim bir yandan da Nergis’i arıyordu. Nergis zamanı mıydı? Mart’ın ortası… Ama bir tane dahi göremedim. Yoktu. Demek ki zamanı değildi. Demek ki her şeyin bir vakti vardı. Geçen yıl yine buraya çıkmış, yine bir nergis yazısı yazmıştım. Hatırlıyor musunuz?

Ağaçlar tomurcuk açmıştı. Toprak nemli ve ıslaktı. Çıplak ayakla yürümek ve üzerinde yatmak için kendimi zor tutuyordum. Derin bir uykuya dalmak ve hiçbir zaman daha uyanmamak… Zaten eninde sonunda gideceğimiz yer burası değil miydi?  Şimdiden bir prova yapsam, kendimi alıştırsam fena mı olurdu?

Bedenim ruhuma ağır geliyordu.  Beynim sızlıyor, içim sıkılıyordu. Boğulacağımdan korkuyordum… Sanki üzerimde Beydağı büyüklüğünde büyük bir yük vardı. Bugün buradan, bu yükü sırtımdan atmış olarak inmeyi ne kadar isterdim.

Aslında vahim bir çelişki belki, tabiat ve sessizlik bir yandan huzur ve sükûnet verirken, bir yandan da beni melankolik yapıyordu. Ağrılarımı daha derinden hissetmeye başlıyordum. Dertler depreşiyor, beni esir alıyordu.  Gönlümü huzursuz etmek için özel çaba sarf ediyordum.

Sonra bir an durdum. Bu isyankârlık, bu garabet, bu karamsarlık, bu kasvet, bu kendini acındırma neden?

Benim kaybedecek neyim var ki?

Şehri çok uzaktan gözlüyorum. Benim içimde fırtınalar koparken şehirdeki hayatın hiçbir şey olmamış gibi sürüp gitmesi sinirlerimi bozuyordu. Ben mutsuzsam Şehir de mutsuz olmalıydı (Bencilliğin böylesi de görülmemişti).

Yürek adamda 8,9 şiddetinde bir deprem olmuş, yıkıcı bir tsunami etkisi yaratmışsa, benim adamda 2,4 metrelik bir kayma olduysa, şehrin de ekseninin 10 metre kadar kayması gerekmez miydi? Ama kimsenin haberi bile yoktu. Hayat nasıl da normal akışı içinde sürüp gidebilirdi. Şu dağların yerinden oynaması, dalgaların karşımda duran şu köyleri, ilçeleri, şehri yutması gerekmez miydi? Kırmızı alarm sesi duyan oldu mu? Duyabildiğim tek ses ta uzaklardan gelen arabaların korna sesiydi!

Tek kişilik bir deprem ve tek kişilik bir tsunami yaşanıyordu. Suratımı yalayıp geçen rüzgâra, içimi ısıtan güneşe, karlı dağlara, ötüp duran kekliklere de kızıyordum. Üzerine oturduğum kayaya, kırmızı ıslak toprağa, çimenlere, bana bön bön bakıp duran şu ağaca da sinir oluyordum.

Hepsi kör ve sağırdı. Hiçbir şey duymuyorlardı. En fazla da şu bir türlü toprak üstüne çıkmayan, çıkmakta nazlanan nergise kızıyordum. Çünkü biliyor ki nergis, ben kendisi için gelmiştim, bu dağlara tepelere…

Yüküm ağırdı, paylaşmak yok muydu? Hani biz kardeştik? Ben hep yanmaz mıydım, ben hep ellerimi açmaz mıydım, ben hep gel deyince gelmez miydim, ben hep Mart’ı gözlemez miydim? Ben hep seni görünce büyülenircesine toprağa düşüp bayılmaz mıydım?

Ben derdini dinlemez, hep seni ellerime alıp koklamaz mıydım?

Peki, sen şimdi neredesin?

Ben geldim, sen yoksun…

Burada oturup bin yıl düşünsem, kimse gelip de senin derdin nedir diye sormazdı. Kimse yüzüme bakmıyordu. Ne ağaçlar, ne taşlar, ne toprak, ne de karlı dağlar. Hiç tınmıyorlardı.

Hele şu önümde duran ağaç… Rüzgâr gelince korkusundan nasıl da tir tir titriyor, nasıl da dallarını sallıyor, adeta secde eder gibi önünde eğiliyor.

Ayıp ama!

Saatlerce buradayım, sinemde kasırga çıkmış, şu ağaç bana mısın, demiyor. Bir tek kelime etmedi benimle… Bir dalını bile uzatıp tutmadı elimden.

Aşk olsun!

Şu dağa bakın, yerinden bir santim bile oynamamış. Olduğu gibi öyle duruyor. Küseceğim ayıp olacak!

Hele şu sağımdan solumdan uçup giden, giderken de nispet yapar gibi öten kuşlar peki? Onlara ben ne kötülük yaptım?

Ananızı mı öldürdüm, babanızı mı kestim?

Sizin yuvanızı mı dağıttım?

Sizi ne küçükken sapanla vurdum, ne de büyükken tüfekle? 

Niye biriniz durup benimle konuşmuyorsunuz?

Zaten benim cinsimden olan varlıklara bir sözüm yoktu, onlardan bir beklentim olamazdı. Hâlbuki siz ey dağlar, kuşlar, ağaçlar, taşlar, kayalar, rüzgârlar! Siz benim dilimden daha iyi anlamaz mıydınız?

Aynı dili konuşmuyor muyuz?

Ben insanlıktan istifa edeli epeyi oldu.

Siz de mi beni yalnız bırakacaksınız?

Beni tanımıyor olmanız imkânsız, ben az mı geldim bu bahçelere, bu dağlara, sizin kucağınızda az mı oturdum.

Yok, tık yok.

Öyle mi?

Hepinize küstüm.

Güneş kardeş sen bana yorgan ol, kaya kardeş sen bana döşek ol, rüzgâr kardeş sen bana ninni ol, ben yatıyorum. Ağaç kardeş sen de beni bir-iki saat sonra uyandırırsın.

Şiddetli kol ağırsı ile uyandım. Uyuşmuştu. Sağ tarafım kaskatı kesilmiş. Ama biraz dinlenmiştim. Ne kadar uyumuşum bilmiyorum. Kendimi iyi hissediyordum. Üşümüştüm ama biraz daha huzurluydum.

Yanımda gelirken azık olarak iki portakal bir tane de elma getirmiştim. Onu şöyle şehre nazır bir taşın üzerine koydum. Yemek için acele etmedim, belki misafir ya da bir yolcu gelirse paylaşırım diye…

Öğleden sonra aşağı bahçeye indiğimde, teyzemin gönderdiği içli köfte ve kiraz yaprağı sarmasını, yanına soğan kırarak öyle yiyecektik Alpay’la…

Aslında kaybedecek çok şeyim yoktu ama şükredecek bir şeyim vardı. Şimdi oturmuş nergisin çıkmasını bekliyordum. Söyleyin bana Allah aşkına, şu dünya üzerinde kaç kişi nergisin yolunu bekliyor ki?

Olsun, ama biliyorum ki, toprağın altında… Çıkacak tabi bir gün. Narin ve hassas…

Sus, gürültü yapma!

Hatta düşünme!

Çevre kirliliğine yol açar!

Sonra nergis, arz-ı endam etmez…

Oh nihayet! Bir kuş geldi. Yanı başımdaki meşe ağacına kondu.

– Cik cik cik!

– Hoş geldin. Ne var? Derdin ne? Benimle konuşmak mı istiyorsun? Buyur konuşalım.

– Cik cik cik!

– Senin adın ne?

– Cik cik cik! (Size tercüme edeyim, Pelit Kargası)

– Memnun oldum karga kardeş!

– Cik cik cik!

– Yemin et! Gerçekten mi? Nerede?

– Cik cik cik!

– Hemen bizim bahçenin yanında ha! Allah razı olsun!

Duydunuz mu? Karga, nergisi görmüş, bahçenin hemen yanı başındaki tepede… Kargaya portakalın birini ikram ettim, almadı, sen ye, ben kabuklarını alırım, dedi.

Tam aşağı doğru inmek için hazırlanırken bir sesle irkildim:

– Hav hav hav!

Kocaman 3 tane köpek!

Korkmadım, fakat insanlar korkardı. Köpek dişimi gösterdim. Ben de havladım!

– Hah tamam bir siz eksiktiniz.

– Hav hav hav? (Ne arıyorsun burada?)

– Size ne? Siz ne arıyorsanız ben de onu? Öyle bağırıp durmayın, yabancı değilim, sadece bu alemin yenisiyim! Beni kabul edecek misiniz?

– Hav hav hav!

– Önümden çekilin, Nergis’i görmeye gidiyorum. Sizinle sonra sohbet ederiz.

– Hav hav hav!

– Size de iyi günler.

Aşağıya doğru hızla, dörtnala, uçar gibi iniyordum. Bahçemizin hemen yanı başındaki küçük tepeye doğru rüzgâr hızıyla koşuyordum.

Tepeye vardığım da nefes nefese kaldım.

Aman Allah’ım! Gözlerime inanamıyorum. Bu nergisti. Erken açmıştı. Toprağı yırtıp güneş ışığıyla buluşmuştu.

Çok uzaklarda ararken, hem de bahçemizin hemen yanı başındaki tepeye gelmişti. 

Demek ki, ben yukarıda kılcal damarlarım koparırcasına düşünürken, Nergis toprağın zarını yırtıp çıkmıştı. Biraz mahcup ve utangaçtı.

Çok bekletmişti beni.

Parmaklarımı değdirmeye çekiniyordum, yakardı beni…

Gün batmak üzere idi. Hava iyice soğumuştu.

Bahçede kocaman bir ateş yaktım. Dağın zirvesinde biriktirdiğim soğuk düşüncelerimi ısıtmak ve pişirmek için.

 

Tam bu sırada radyoda bir türkü: (Siyah Perçemi)

Siyah perçemini dökmüş yüzüne

Salınarak gelen hümaya bakın

Kimden söz işitmiş düşmüş hüzüne

Keder yakışmayan simaya bakın

 

Yandırdın yaktın beni zalim aldattın beni

Ne dedim de darıldın bir pula sattın beni

 

Ağ göğsün üstünde bir bağ dikilmiş

Bin bir çeşit çiçeklerden ekilmiş

Dün uğradım bir ücraya çekilmiş

Bulut mu kaplamış şu aya bakın

 

Tam bu türkünün havasına kaptırmıştım ki kendimi, başka bir türkü daha: (İbrişim Örmüyorlar)

İbrişim örmüyorlar oy oy

Sevmişim vermiyorlar dayanamam ben

Tanrının zalimleri oy oy

                                                                                                                                                                                                                                              Münasip görmüyorlar sabredem ben

Altın yüzük hoş bilezik

Kollar nazik oy oy

Ben yârimden ayrı düştüm

Bana yazık oy

Kurusun yaprak gibi sabredemem ben

                                                                                                                                                                                     Ateş iyice alev aldı.

Türküler mi daha yakıcı ateş mi?

Düşüncelerimi, duygularımı, acılarımı ve kederlerimi ateşin içine atıp yaktım.

Bu bir masaldı, yandı bitti kül oldu.

Yazı ve fotoğraf: Alişan Hayırlı 

Previous:

Kuşlarla Uyanmak

Next:

Aradığınız Kişiye Ulaşamadığınız Anda Beni Arayınız

You may also like

Post a new comment