Nil; Çölde Bir Nehir

19 Mart of 2011 by

27 Ocak 2009

Nil Nehri Luxor’u ikiye ayırmış, doğu ve batı Luxor olmak üzere. Bir yakada şehir yükselirken diğer yaka daha kırsal bir hava veriyor. Nil çok güzel bir nehir, çok büyük. Mısır`a % 95’i çöl olan bir coğrafyada cidden hayat veriyor. Bu çölde boylu boyunca akan bir nehir… Buralara malum yağmur düşmüyor. O bakımdan da Nil nehri çok değerli…

Luxor’dan Aswan’a geçtim. Akşamüzerine yakın ilk gördüğüm otele yerleştim. Odayı çok tutmamama rağmen oda arkadaşım Nono daha ilk görüşte sevdirdi kendisini. Otel müdürü de koca göbekli, sevimli bir adam. Eh napalım burası tamam deyip ertesi gün şehri keşfetmeye doğru ilk adımımı attım dışarıya otelden…

Önce, Nil Nehri’nin kıyısına götürdü beni ayaklarım. Ardından yolumu çeviren ısrarlı bir filikacıyı (burada filuka diyorlar) kıramayıp filukayla nehirde dolaştım. Kaptan çok komik bir adam, rüzgârın yardımıyla teknenin yelkenlerini açtı, hep birlikte yardımlaşarak nehri zikzak çizerek dolaştık. Yelkenli ile nehirde zikzak çizerek rüzgârın yardımıyla yol almayı da böylelikle öğrenmiş oldum. Yol üstünde envai çeşit bitkilerin yetiştiği bir bitki adası var. Ada yemyeşil. Bakmaya doyulamayacak cinsten. Ardından Aswan Müzesi’ni görmek üzere kıyıya çektik filukayı. Kaptan bana eşlik etti ve müzenin önüne kadar getirdi beni. Az buçuk İngilizcesiyle burada bekleyeceğini kırık dökük dişleri arasından söylemeyi de ihmal etmeyerek. Yüzünden anladığım kadarıyla ‘uzun sürmesin’ der gibiydi…

Müzeyi dolaşırken en ilgimi çeken şey üç mumyanın sergilendiği o oda oldu. Birazcık uzun kaldım orda aklımda kaptanın yüzü olduğu halde. Ardından bir dışarı çıktım ki müze üç bölümden oluşmakta ve yapacak bir şey yok, keşfetmeye devam…

Ardından filukaya geri döndük, oldukça bol toprak ev, hayvan ve toprak yollar gördüm. Yol boyu burnuma gelen ağır çöp kokusu da cabası. Derken bir başka tekneden gelen neşeli bir şarkıya kilitlendi kulaklarım. Kaptan da eşlik etmeye başlayınca ben de katıldım. Hem oynayıp hem söyledik. Çok basit ama çok güzel bir şarkıydı. Sırf bu şarkı için bir tane def aldım…

Akşama doğru otele geri dönerken yolda çay içmek üzere mola verdiğim bir yerde çaycı gülerek ellerime baktı, yüzük olmadığını görünce parmaklarını yan yana getirerek ‘beraberlik’ anlamında bir hareket yaptı. Güldüm ve çayı içip kalktım.

Aynı gece Abu Simbel Tapınağı’na gitmek için gece 3.30 gibi resepsiyonda Nono’yla beraber ayaktaydık. Bu kadar erken gitmenin ne için gerektiğini bir türlü anlayamasam da bekleyip görecektim. Mesafe üç saate yakın. Yolda çok fazla oraya doğru giden otobüs olduğundan otobüs dura kalka ilerliyor. Polis kontrol noktalarını çok fazla görüyorum yollarda, üstelik barikatlarıyla beraber. Derken uykuya yenik düşüyorum. Tapınağa geldiğimizi ikaz eden bir sesle gözlerimi açtığımda herkesin henüz yeni uyandığını görüyorum.

Burası kayalara oyulmuş iki farklı tapınaktan oluşuyor. Biri Ramses II için yapılmış, diğeri de Nefertiti için…

Ramses için yapılan tapınağın girişindeki dört büyük heykel cidden de dikkat çekici. Ortada Tanrı Horus kendini gösteriyor. İçeriye devasa büyük bir kapıdan adımımı atınca da karşılıklı birbirine bakan çok büyük sekiz heykelle karşılaşıyorum. Birinden diğerine geçen odalar var. Ve duvarlarda ritüeller hiyerogliflerle kendini gösteriyor. Doğrusu tam karşı odada gördüğüm oturur vaziyetteki heykelleri ürkütücü bulduğumu söylemeliyim. Duvarlarda savaş konusunun bolca resmedildiği hiyeroglifler dikkatimi çekiyor. Oracıkta oturup bir savaş arabasına koşulmuş bir atlı askerin okunu atarken at, araba ve okla nasıl da bütünleştiğine dalıp gidiyorum…

Derken içeri pike yapan kuşlara kilitleniyorum. O kadar çok kuş var ki hem onları izlemek çok keyifli hem de ötüşlerini duymak. Oracıkta uzun uzun oturup izliyorum; girenler, çıkanlar, oturup izleyenler, ayaktakiler, görevliler. Orda oturmuş öylesine izlerken kâh resmin içine giriyor kâh dışına çıkıyorum. Sanki hem ordaymış hem de değilmişim gibi…

Diğer tapınak daha yumuşak bir hava veriyor. Girişte bulunan kadın figürleri dikkatimi çekiyor ilk. Dış kapıda beklemeye devam ediyor iki büyük heykel yine. Daniel’e burada rastlıyorum.

İki saat kadar orda kaldıktan sonra araç değiştirerek Osiris ve İsis’in tapınağına doğru yola çıkıyoruz. Nehirden bir tekneyle adaya ulaşıyoruz. Ve karşımızda bir başka tapınak, bir başka hikâye…

Akşamüzerine doğru otele dönüyorum, kendimi neşeli bir caddenin akışına bırakıyorum. Alışveriş dükkânları, ışıklı ve davetkâr görünümleriyle sıra sıra seyrediyor. Dükkân sahipleri komik ve ısrarlı atışmalarıyla da alışverişe davet ediyor; kendimi bırakıyorum, gevşiyorum ve söylenenlere gülüp geçiyorum. Böylesi daha kolay ve neşeli…

Daniel’le beraber Kalabsha Tapınağı’na gitmek için Aswan’da bir gün daha kaldım. Ertesi sabah 11.00 gibi buluşup yola çıktık. Pazarlık yapmaktan ikimizde yorgun düşe düşe Kalabsha Tapınağı’nın olduğu adaya ulaşabildik. Doğrusu bir tapınağa tekneyle ulaşmak başlı başına ilginç ve keyifli geldi bana…

Daniel’in kitabına göre önemli tapınaklardan biri burası ve tapınağın büyüsüne bıraktık kendimizi…

Previous:

Rastlantı

Next:

Bugün de Nerde Uyuyacağımı Bilmiyorum

You may also like

Post a new comment