Normallik; Günlük Yaşamın İçinde Kaybolmak

10 Aralık of 2010 by

Günlük yaşam!  

Zamanı sadece doldurduğumuz, şimdiki anı hep kaçırarak, geçmişin gölgesinde gezinerek, aslında yaşamadığımız, herkes gibi olmaya çalıştığımız, bir duyguya, bir insana, bir anıya sığındığımız zamanlar, gelecek kaygılarıyla dolu, aslında gerçekte var olmayan özellikle yaratılmış yapay sorunlarla kendimizi doldurduğumuz, hız, yetişme kaygısı ile bir oraya bir buraya koşturduğumuz, bir dinamit haline dönüşene dek dolanıp durduğumuz bir yaşam; hep düşünerek, düşünerek, düşünerek…

Hep derler; ‘zihin düşmandır’ diye. Hiçbir şey düşünmeden yaşamak öylesine, bomboş. Ah, ne güzel olurdu. Bu imkânsızmış gibi duran ruh hali neden böylesine uzak! Zihin öylesine doluyken sakinlik, sessizlik denen o ruh halini yaşamak ta bir o kadar uzak!

Kendimizden, özümüzden, öteki benliğimizden bizi uzaklaştıran etkenler var. Bu etkenler bizi sınamak, yaşam denen bu çılgın macerada kendi gücümüzü görmek için önümüze çıkan engellerdir. Bu engelleri kendimize çekeriz; içine düştüğümüz ruhsal durumlarla kendiliğinden olur bu karşılaşmalar. Onları yenecek kadar güçlüyüz ancak içinde kaybolacak ve kendimizi unutacak kadar da tembelliğin, ataletin kollarının varlığımızı sarmasına da kendi düşkünlüklerimizle teslim olabilecek kadar da güçsüz…

Evet; yaşam bir deniz, bir okyanus gibi. Ve bir denizde olabilen girdaplar gibi bizim de içine düşebileceğimiz, bizi içine çekebilecek kadar güçlü ve tehlikeli durumların olduğu bir gerçektir. Mesela;

Kendi yarattığımız veya içine düştüğümüz zihinsel durumların içinde hapsolmak;

Zihin alabildiğine genişleyen bir alanda yaşar. Onu genişleten şey bizim dikkatimizi verdiğimiz, içimize aldığımız, önemsediğimiz şeylerdir. O büyüdükçe büyür, o büyüdükçe dertlerimiz, bize sıkıntı veren şeyler artar. Aslında bilinenin aksine onun küçülmesi gerekir ki özdenliğimiz açığa çıkabilsin. Biz var olan her şeyle bir köprü kurarız. Onu o her neyse içimize alarak, kabul ederek, dikkatimizi ona vererek. Biz izin veririz. Ne var ki izin verdiğimizi bilmeksizin. Elimizde olduğunu bilmeksizin. Hastalıkları böyle kabul ederiz; hastalıklı fikirleri, düşünceleri, duyguları…

Bunun gibi aynı şekilde gerçek bilgi’yle de bu şekilde köprü kurarız. Hangisinin gerçek hangisinin yapay olduğunu yine kendi iç bilgeliğimize başvurarak, sezgilerimizin rehberliğini kabul ederek bulabiliriz. Bizi bilgiye götüren mekanizma zihin aracılığıyla çalışır. İnsan olarak kendimizi daha yüksek bir bilgeliğe doğru, ustalığa doğru gerçekleştirmemiz zihnin aracılığı ile gerçekleşir. İşte bunu bilmek insanı özgürleştirir; zihin sadece ve sadece bir aracıdır, ta ki çekilmesi, yok olması gereken o an gelinceye dek…

Ancak uyanık olmak ve uykuda olmak bizi; zihnin aydınlık ve karanlık dünyalarında nelerle karşılaşabileceğimizle ilgili olarak ikiye ayırır. Bu ikilik durumu aslında her iki tarafı da tanıyarak birliğe giden yolu bulmamıza yardım eder. İnsanın kendi derinliklerini keşfedebilmesi için karanlığa girmek gereklidir, güzeldir. Her iki dünyayı da tanımamız, her ikisinde dolaşmamız gerekir ki gerçeği bulabilelim; zira ikisi de biziz. İnsan olarak evrimimizin biricik yolunda kendimizi gerçekleştirmek için bu şarttır. Ha yolda kayboluruz, tekrar buluruz, yine kayboluruz; işte bu reenkarnasyonu gerekli kılan şeydir; kaybolmak…

Yine bunların bize zarar verdiğinin farkına vararak salıveririz bir şeyleri. Evrende, var oluşta bizim biricik şansımız fark ediştir, farkında olma yeteneğidir ki buna göre kendimize çeki düzen verebilelim. Buna göre algılayışımız değişir ve kendi var oluş çizgimize göre yaşamımızı yeniden düzenleyebiliriz.

Bir insanın sınırlarına hapsolmak;

Yaşamımızda olan her şey, her karşılaşma aslında kendi yaşam senaryomuzun bir parçasıdır. Bu noktada ilişkilerle karşılaşırız. Aynalar; kendimizi yansıttığımız ve diğerinin bize yansıdığı…

Aşk; diğeriyle kurduğumuz köprü.. Diğeri ile kurduğumuz bağ kendimizi tanıyana dek genellikle korkularımızın bize gelişidir, korkularımızın dile gelişidir. Ya da içimizde açan çiçekleri sulayan biridir o çoğu zaman. Bizi alıp götürendir. Kim bilir belki de o yüce duygu günlük yaşamın sıradan dokusunun içinde eriyip gitmekte mi? Var oluşsal şakanın en güzelidir aslında; erkek ve dişinin birleşmesi, birleştiğini sanması…

Bir ilişki yaşadığımızda diğerinin iç dünyası ve bakış açısı ile ilgili olarak o sınırların içine gireriz. Yaşamımızı onunla paylaştığımız anlar geleceği de planlamaya doğru attığımız adımlara dönüşür. Bu macera bizi var oluşun dinamik, akışsal, bilinmeyen ve belirsiz doğasından korur, aynı zamanda bilinen dünyanın, güvenliğin, zamanın ve aslında kaderin içine demirler.

Her ne kadar bu güzel duyguya, bu sıcaklığa kendini sonsuza dek bırakmak istemeyen ya da bunu düşünmeyen tek bir insan yoktur ancak yolculuk amansızca devam etmektedir ve iç dünyamız özgürlüğe, bilinmeyene doğru yolculuğa çıkmaya başlamışsa eğer, bir yerde, bir noktada o çizginin ötesine geçmişsek varlığımız kendi evrim yolculuğunu askıya alamayacak kadar yol almışsa o bilinmeyen yollarda o zaman bir şeylerin içinde istesekte demirleyemez, kalamayız. Bu kalamayış bizi ister istemez alıp götürecektir; kendi karanlığımızın içinden geçerek algılayışımızın gitgide değişeceği bir yolculuğa doğru…

Aslında ayrılışlar, kopuşlar kendiliğinden olurlar. İnsanlar birbirlerini bırakmazlar, enerji koparır onları. Eğer enerjiniz değişmişse bulunduğunuz yer de değişir. Bu anlayışın ötesindedir, bazen neyin neden olduğunu anlayamayız, kabul etmemiz gerekir. Kabulleniş var oluşla akmanın tek yoludur. Daha önceden de söylendiği üzere reddettiğiniz şey güçlenir, kabul ettiğiniz şeyse yok olur…

Bir an gelmesin ki; insan kendini sınırlayan her şeyin içinden taşarcasına çıkmak istemesin. Bu herkese farklı bir zamanda olacaktır kuşkusuz…

Mekâna hapsolmak;

İnsanın kendini; çevresinin, yaşadığı toplumun ve ülkesinin şartlarıyla ve tanımladığı ve bu oranda da kendini sınırladığı doğrudur; aslında tüm bunlardan bağımsız olduğunu unutarak. Küçük ölçekte doğduğumuz yer, ailemiz, yaşadığımız çevrenin kurallarına bağlı olarak yaşamımızı sürdürürüz. Diğerlerinin inandığı şeylere inanır, onların koyduğu kurallarla yaşar ve öyle olduğunu sanırız. Bu döngüde yaşamaya iter bizi. Uykudayızdır ve yaşamımızı bilinen, önceden öne sürülmüş belli kurallarla devam ettiririz. Sınırların dışına çıkmayız. Belirli olan her şeye bağlıyızdır ve bağlılık gitgide bağımlılıkları yaşamımızın içine sokar. Güvenli ve belirlidir her şey ve bu sınırların içinde olmak ve olduğumuz yere bedensel ve ruhsal olarak demir atmak ne yazık bizi mekâna hapseder. Dünya görüşümüz daracık bir kalıbın içinde kalır, yaşamımız da. İçten içe ta ki bir rahatsızlık duyana dek, sorgulayana dek bu döngüde gönüllü olarak kalırız. Bu kalış bizim içsel zincirlerimizi kırana dek öyle sürer gider…

Sürekli aynı yerde olmak insanın tarafsızlığını yitirmesine neden olur. Kendini etrafındaki gördükleriyle tanımlaması kendini sınırlamasıdır ki bu his zamanla insanın kendi varlığından, kendi duyarlılığından uzaklaşması sonucunu doğurur. Yabancılaşır kendine, kendi doğasına…

Yine de içten içe yanıp duran küçükte olsa bir ışık varsa, taşıyorsa içinde o ışık sönmüyorsa, sönmemişse eğer ve bir gün gelir de işte o gün kendinden kaçamaz insan. Kim olduğunu, gerçek doğasını yaşamak mecburiyeti ile karşılaştığı o anda…

Olympos, Şubat, 2008

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

 

Previous:

Es Geçtiğimiz Kendi Yaşamımız Mı?

Next:

Yol

You may also like

Post a new comment