RSS Feed ile abone olun


Osmanlı Çiçeklerinin Sultanları Laleler, Vezirleri Sümbüller ve Nergisler

[ 1 ] 20 Ocak 2011 | Yazar:

Osmanlı Devleti tarihinde, kuruluşundan yıkılışına kadar, hükümdar isimlerine göre bölümlemeler vardır. Osman Bey Dönemi, I. Murat Dönemi, Fatih Sultan Mehmet Dönemi vs gibi… Her hükümdarın dönemi tahta çıkış tarihiyle başlar, tahttan iniş veya ölüm tarihiyle son bulur. Ne gariptir ki aynı akıbet koskoca Osmanlı tarihinde bir çiçeğe de nasip oluyor. Birçoğumuz için o sadece bir çiçek. Lale…

Osmanlı tarihinde özel dönemlerden biri sayılan ‘Lale Devri’ne adını verdi. Bu dönemde ‘sade bir çiçek’ değil, ‘özel bir çiçek’ti. Hatta çiçekten de öte ‘değerli bir eşya’ gibiydi. Bu özelliği sayesinde, tarihte sadece kendi ismiyle anılan bir döneme sahip oldu. Osmanlı’nın İstanbul’unda çiçeklerin sultanıydı. Kendi döneminde saltanatını süren her sultan gibi o da sürdü saltanatını. Ama sonu hiç mi hiç iyi olmadı.

Lalenin tarihi ülkemizde yüzyıllar öncesinden başlıyor; Selçuklu zamanlarına kadar uzanıyor. En göz alıcı dönemini Lale Devri’nde yaşadığı için hep bu dönemle hatırlıyoruz onu. Oysa daha eskilere gidildiğinde bambaşka bir durumla karşılaşıyoruz. Selçuklu çinilerinde figürlerinin olması ve bu dönemde bahçelerde kullanılması, onun çok özel bir çiçek olduğunu gösteriyor. Lale, yüzyıllar boyu bizim topraklarımızda sessizce yaşadı. Lale Devri’ndeki kadar aşırı olmasa da dönem dönem, inişli çıkışlı bir ilgi gördü. Lale Devri’nden çok önce, Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde de bir ilgi artışı vardı. Kanuni Dönemi’nde İstanbul’da lale tarlaları ve lale bahçeleri bulunuyordu. Bu ilgi, yıllar sonra Avrupa’da yaşanacak bir Lale Devri’nin fitilini ateşledi. Bu bizdekinden önce yaşanan bir Lale Devri’ydi.

Ülkemizde Selçuklu zamanlarından itibaren hep bilinmesine rağmen Avrupalı, hiç bilmediği bir çiçek olan laleyle Kanuni Dönemi’nde tanışıyor. Lale öyle bir macera yaşıyor, öyle bir yayılıyor ki tüm Avrupa’yı bir ‘lale çılgınlığı’ kasıp kavuruyor. Sadece bir çiçek olan lale, hızla lüks bir eşya statüsüne yükseliyor. Özellikle Hollanda ve Fransa’da fiyatlar uçtukça uçuyor; tam bir tüketim çılgınlığı yaşanıyor. Evleri, yemek masalarını süsleyen değerli eşyalar; hanımların şapkalarında, kıyafetlerinde taşıdıkları mücevherler gibi oluyor laleler. Sadece bir tanecik lale soğanı için; onlarca inek, evler, arsalar ya da bir kişinin yıllık gelirinin on katı gibi uçuk paralar veriliyor. Ve hızla şişen fiyat balonu, lale fiyatlarının düşmesiyle öyle bir patlıyor ki ekonomiyi alt üst ediyor. Böylelikle ekonomi kitaplarına ‘lale balonu / lale çılgınlığı’ olarak geçen bir konu miras kalıyor. Avrupa sonu kötü biten bir ‘Lale Devri’ yaşıyor yani.

Gelelim yılar sonra bizde yaşanan Lale Devri’ne… Tıpkı Avrupa’daki gibi, İstanbul’un her yerinde gösterilen aşırı ilgi nedeniyle, ender türdeki lalelerin fiyatları abartılı boyutlara ulaşmış ve padişah tarafından çıkarılan özel bir fermanla fiyatlara sınırlandırma getirilmiş. Avrupa’nın ‘lale çılgınlığı’ndan ağzı yeterince yanmış; ancak biz bundan hiç ders almamışız. Bazı insanların abartılı, şaşalı yaşam tarzlarının yol açtığı çılgınlıktan zavallı çiçekler nasibini fazlasıyla almış. Çıkan isyanlar sonucunda İstanbul’un Avrupa’da nam salan, muhteşem lale bahçeleri talan edilmiş. Lalelerin saltanatı ise acı bir şekilde sona ermiş. Laleler yüzyıllarca tekrar tahta çıkacakları günleri beklemişler.

Lale Devri’ni büyük bir çoğunluk eğlence ve sefahat dönemi olarak bilir. Doğal olarak lale ‘eğlence’yi simgeleyen bir çiçektir. Ancak sadece bu şekilde bilmemizde çok büyük bir eksiklik var. Bu dönemin anlatımında hep zayıf kalan, ama çok önemli olan bir konu var: Osmanlı’da yaşanan ilkler ve yenilikler… Bu dönemin aydınlanmayı amaçlayan, ancak talihsizliğe uğrayan bir yüzünün olması…

Edebiyat, kültür, sanat ve bilime meraklı dönem sultanı III. Ahmet, Avrupa kültürünü tanımak ve bilimsel gelişmelerini takip etmek için ilk defa bu dönemde elçiler göndermeye başlamış. Bunun sonucu olarak, dönem sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın da büyük katkılarıyla İstanbul’a köşkler, saraylar, çeşmeler, bahçeler, mesire yerleri yapılmış. İstanbul, mimari gelişmeler yaşarken, muhteşem bir doğal güzelliğe de bürünmüş. Park ve bahçe düzenlemelerindeki ihtişamı yaratan en önemli unsur olan lalenin saltanatı da böyle başlamış işte. Vezirleri ise sümbüller ve nergisler olmuş.

İstanbul’da ilk matbaanın ve itfaiye örgütünün kuruluşları, kâğıt ve kumaş fabrikası, çini imalathanesi açılışları, doğunun klasik eserlerinin ilk kez çevirilerinin yapılışı, nadide kitapların muhafazası için birçok kütüphanenin açılışı hep bu dönemde. Yani bilimsel ve ‘çoğunlukla kültürel’ anlamda çok önemli ilklere ve yeniliklere adım atmış Osmanlı. Lale Devri’nin kültürel önemini buradan anlıyoruz. Lalenin ise ‘eğlence’nin yanında ‘kültür’ü simgelediğini de…

Kendi topraklarımızdan yurtdışına yayılan bu çiçek, talihsizlikler yüzünden ülkemizde aynı saltanatı bir daha bulamadı. Hem ‘kültür’ü simgelediği hem de ‘bize ait bir zenginlik’ olduğu için, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın logosunda ve Türkiye tanıtım logosunda lale figürleri görürüz. Bu çiçeği ilk sahiplenme çalışmalarına, logolarımızda figürlerini kullanarak başladık.

Kanuni Dönemi’nde laleyle tanışan ve bir Avrupa ülkesi olan Hollanda ise yüzyıllar önce bunun çok ötesine gitmek için çaba sarf etti. Dünyada lale üretiminde tekel olmayı başardı. Bugün Hollanda’nın tanıtım logosunda da lale vardır. Ancak bu figür, onların logosunda kültürü simgelediği için ya da asıl zenginliği olduğu için yer almıyor. Hollanda, tüm dünyada kendi ürettiği ve ihraç ettiği laleleriyle tanındığı için ve lalelerle kendisini özdeşleştirdiği için kullanıyor bu figürü. Yani lale deyince dünyanın aklına Türkiye değil, Hollanda geliyor.

Lale Devri’nde Osmanlı, melezleştirme yoluyla iki binin üzerinde lale çeşidi elde etmeyi başarmış. Hollanda’nın şu ana kadar elde ettiği lale çeşidini tahmin bile edemiyorum. Laleyi öyle bir sahipleniyorlar ki ihraç ettikleri laleleri, çoğaltılmasını engelleyecek şekilde kısırlaştırıyorlar. Böylece sürekli bir talep yaratıyorlar. Lalenin anavatanı Asya’da ve bizim topraklarımızda onlarca değişik türü bulunan doğal lale soğanlarından, üretmek ve melezleştirmek amacıyla kaçırılanları düşündükçe kendimize kızıyorum. Neden bu kadar geç kaldığımızı anlayamıyorum.

Son beş yıldır İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin unutmuş olduğumuz zenginliklerimizden biri olan laleyi tekrar kazanma çalışmalarını görüyoruz. Projenin adı ‘İstanbul Lalesiyle Buluşuyor’… İstanbul’da mümkün olan her yerde baharı lalelerle yaşıyoruz artık. Her sene belediyenin gerçekleştirdiği ‘Lale Festivali’ etkinliğiyle bu çiçeği hatırlıyoruz. Belediyenin Yedikule’de açmış olduğu Soğanlı Bitkiler Parkı ile lale dışındaki diğer soğanlı bitkiler de kendilerini gösteriyor artık. 2011 yazında açılması planlanan ‘Lale Müzesi’ ise projede bulunan güzel çalışmalardan. Belediye satın alma garantisi vererek, İstanbul’da bulunan birçok yerde lale üretimini teşvikine devam ediyor. Böylece tarımda açılan yeni bir iş alanı emin adımlarla ilerliyor. Az da olsa kendi lalelerimizi üretiyor ve kullanıyoruz. Lalenin Hollanda’dan ithalinin sıfırlanmasına, üretiminin artıp ihracatının gelişmesine çalışıyorlar. Konya’da yıllardır lale üretimi ve ihracatı yapan bir firmadan alınıyor İstanbul’a dikilen laleler. Böylece ülkemizde bulunan bu firma daha fazla lale üretmesi için desteklenmiş oluyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı da lale, sümbül, nergis, kardelen, çiğdem vs gibi topraklarımızın önemli zenginliklerinden olan soğanlı bitkilerimizi kapsayan bir projeyi yürütüyor. Ülkemizin dört bir yanında bulunan soğanlı bitki örneklerinin toplanarak, Yalova’da bulunan bir enstitüde yetiştirilmesi ve ekonomiye kazandırılması için çalışıyorlar. Çünkü birçok zengin bitki çeşidimiz gibi, soğanlı bitkiler açısından da tam bir cennette yaşıyoruz. Örneğin, özellikle Hakkâri’de doğal olarak yetişen ‘Ters Lale’ dünyanın en nadide çiçeklerinden biri. Hıristiyanlar için kutsal sayılan bu çiçek, ‘Ağlayan Lale’ olarak da isimlendiriliyor. Bizde halk dilinde ‘Ağlayan Gelin’ deniyor. Ülkemizden yurtdışına en çok kaçırılan bitkilerin başında geliyor. Hakkâri dışında Adıyaman, Malatya, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Elazığ ve Tunceli’de de var olan bu çiçek şu anda koruma altında. Ancak tam anlamıyla korunamadığı çoğunluğun ortak görüşü. Üretimi için yapılan çalışmalar çok kapsamlı değil. Peki ya sümbüllerimiz, nergislerimiz, kardelenlerimiz, çiğdemlerimiz ve daha nice nice eşsiz çiçeklerimiz, bitkilerimiz? Bunları ne kadar koruyoruz; ne kadar üretiyoruz? Hiçbir ülkede bizdeki kadar çok bulunmayan, sadece bizim topraklarımıza nasip olmuş, eşsiz bu değerlere ne kadar sahip çıkıyoruz?

Bu bitkilerin doğallığını, neslini korumak ve üretimini arttırmak için yapılan çalışmalar her geçen gün daha da artmalı. Belki bir gün dünya, ‘lale ülkesi’ olarak bizi nitelendirir. Kim bilir? Belki sadece bununla kalmayıp ‘nergis ülkesi’, ‘sümbül ülkesi’ de oluruz… Belki farkına varacağımız daha nice bitkilerimizi koruyarak ve üreterek dünyaya nam salarız. Ülkemizin tanıtım logosuna hangi çiçeğin, ağacın, bitkinin figürünü koyacağımızı şaşırırdık herhalde… Belki bir gün her bir şehrimizi ayrı bir ağaç, ayrı bir çiçek, ayrı bir bitki figürü simgeler. Sadece bizim değil, tüm dünyanın aklına ‘lale’ deyince İstanbul, ‘ters lale’ deyince Hakkâri gelir belki… Bir şehrimizin simgesi ‘sümbül’, başka bir şehrimizinki ‘nergis’, daha başkalarının ‘çiğdem’, ‘kardelen’ olur… Bu böyle sürer gider… Her bir şehir kendi simgesini nasıl da taşırdı gururla? Nasıl da muhteşem bir güzellik çıkardı ortaya…

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Kategori: Macide Işık / Doğa Sefiri

 


Comments (1)

Trackback URL | Comments RSS Feed

  1. Sunay Doğanışık diyor ki:

    Macide h-m,siz yazınızdan farketiğim üzere net bilgiye sahipsiniz çiçek konularında.Her şehir bir çiçeği temsil etmesi kulağa çok hoş geliyor.
    Siz fikir anası olarak neden bu konuda bir kampanya başlatmak için ilgili mercilere baş vurmuyorsunuz?Lale yetiştirenlere devlet alım garantisi veriyorsa,belki diğer çiçeklerede alım garantisi verir.Nedersiniz?

Bir Yorum bırak




Yorumlarınızda resminizin de görünmesi için üye olun Gravatar.