Otel Odalarından, Yeşil Yollara

15 Şubat of 2011 by

10 Aralık 2008, Latakia

Oteldeyim… Niyeyse her otel odası farklıdır; farklı hissettirir. Her ayrıntı birleşir; otel görevlisinin tutumundan, güler yüzünden tutun da odanın rengine, kiliminin desenine ve pencerelerinin baktığı resme kadar. Ve tüm bunlar toplamda bende bir his bırakır ve de iz. Baktığım her otel odasında o hissi ararım; o sıcaklığı. Eğer vaktin geç olması ya da fiyatın bana uymaması nedeni ile hissetmediğim bir yerde kalmak zorunda kalırsam da bir an önce oradan ayrılmak kaygısı içinde bulurum kendimi.

Bu anda kaldığım oda bir yol arkadaşı gibi; misafir olduğum bir yer. Daracık taş merdivenlerden çıkmaya başladığımda sevdim burayı. Odanın duvarından bana bakan çevrede ki saçı örgülü esmer kadın da dâhil olmak üzere.

Sabah erkenden çıktım. Halep Kalesi’ne giden yolda küçük adımlarla ilerliyorum. Önceden bildiğim üzere kalenin ilginç bir özelliği var; kalenin altından yeraltı tünelleriyle şehre girilebiliyor; eski zamanlardan gelen bu yapı taştan görünümüyle gerçekten de etkileyici.

Suriye kaleleriyle ünlü bir ülke. Kaleler hem devasa büyük hem de taş mimari detayları inanılmaz. Halep bu açıdan bugüne dek ‘taş’ın bu derece bolca kullanıldığı yerleşim olması itibariyle benim için bir ilk. Görüş alanıma giren her bina, her ev, her sokak taştan yapılmış. Bu yüzden de bu şehir taşların kirli sarıya çalan rengi ile aklımda yer etti; ne de olsa bir yeri size hissettirdiği duygudan tutun da kokusundan, renginden de hatırlarsınız.

Şehrin tarihine damgasını vurmuş olan ‘Baron Otel’ kendini belli eder cinsten. Büyük Atatürk, zamanında bu otelde kalmış. Arabistanlı Lawrence’den bir sürü önemli zata kadar konukları olmuş, bir tarihe tanıklık etmiş, ‘tarihi’ görünümü olan taş bir yapı. İçini görmek istedim. Merdivenlerden çıkıp iki kanatlı büyük bir kapıdan içeriye girdim. Tavan yüksekliğinden midir bilmiyorum, bir ferahlık hissettim. Karşıda geniş bir merdiven dikkatimi çekti, sola doğru öyle güzel kıvrılıyordu ki yukarıya çıkmak istedim. Resepsiyondan gelen bir ses dikkatimi böldü. Oda fiyatını sordum. 60 Dolar’dan başlayan rakam sadece bakıp gidecek olduğumun ilk sinyalini verir gibiydi…

Tam geri dönmek üzere hazırlanıyordum ki biri yanıma yaklaştı. Nerden gelip nereye gittiğimi merak eden bu güler yüzlü adamla böyle tanıştık. Valid, 60’li yaşlarda Türkçe konuşan kibar biri. Bana çay ikram etti. Yemek yiyebileceğim iyi yerlerden tutun da buraya gelmişken görmek isteyebileceğim yerlerin de bir listesini çıkardı. Tarihin tozlu sayfaları arasında burada kalmış olmaktan memnun ayrılan otel misafirlerinin notlarını okudu bana. Hoş bir sohbetten sonra bir dost sıcaklığı ile ayrıldık.

Bir taraftan yola çıkmış olmanın verdiği heyecanla daha çok yolda olma isteğimi dizginleyemez haldeyim. Burada daha fazla kalmak isterdim ama kendimi toparlanmış buldum. Halep’ten otobüsle Latakia’ya geldim. Büyük bir liman kenti. Ve ilginç bir şekilde Antalya’yı andırıyor. Şehrin eski tarihi dokusu yerini modern diye tabir edilen apartmanlara bırakmış! Latakia acayip yeşil bir şehir. Halep’ten sonra yemyeşil görüyorum her şeyi dersem abartmış olmam.

Otobüste bir kadın küçük kızıyla yanıma oturdu. Kız sevimli sevimli bakıyor. Cebimde de keçiboynuzu var. Verdim bir tane. Annesi hemen “harup, hurup” dedi. Başımı salladım, ona da verdim bir tane. Bir tane de kendim yedim. Ardından o bana cips verdi. Biraz sonra şeker, ardından elma, sakız, v.s. derken cebinden bir deodorant çıkardı. Bütün direncime rağmen yüzüme, ağzıma, burnuma deodorantı boşalttı. Öyle çok geldi ki öksürmeye filan başlamışım.

Otogarda bir taksici hemen yanıma geldi. Arapça konuşuyor, anlamıyorum. Otel filan diye geveledim. Öyle çok dolaştık ki, bir saate yakın belki, oteller bayram nedeni ile hep dolu. Neyse ki bir otelde yer buldum bulmasına da odayı iki kişiyle paylaşırsam. Tamam dedim. İki Türk bayan kalıyormuş odada. Sonra karşılaştık, Antakyalı bir aile. Odayı onlara iki katı fiyatına vermiş bana verdiği fiyattan ve odadaki fazla yatağı başkasına verebileceğini belirtmemiş. Yapacak bir şey yok o saatten sonra, zira paralar ödenmiş. Bu arada acayip çok Türk var Suriye’de. Antakyalı olduklarını sonradan çözdüm. Arapça konuşuyorlar. Ve sık sık gelip gidiyorlar hem iş hem de alışveriş için.

Ben 500 TL ile bozdurdum. 14.200 Suri Lira yapıyor; oteller 300 – 500 Suri arası, yemek 50 – 300 Suri aralığında, yol ücretleri 150 Suri’den başlıyor. Yani bize göre çok uygun.

Bugün sabah erkenden dolmuşlarla şehirden 40 km uzaklıkta bulunan ünlü bir kaleyi görmeye gittim; Saladin Kalesi…

Kale 5 hektar alanı kaplıyor. Şehir kaleden kuşbakışı görünüyor. Ve kaleye giden uzun ince bir yol var; ağaçların, ormanın, içinden geçiyor. Bu kadarla kalmıyor nefis bir vadiye bakar buluyorum kendimi. İnce uzun bir ırmak vadinin içinden süzülüyor sanki. Ve biraz kulağımı verince vadinin derinden gelen sesini duyuyorum. Oracıkta oturup uzun uzun dinliyorum…

Previous:

İlk Adım; Halep

Next:

Başka Yola Doğru

You may also like

Post a new comment