Özgürlük

03 Aralık of 2010 by

Bir köy evindeyim; etrafı ormanla çevrili… Kedilerin oynayışını, kendilerini temizleyişlerini, evi dağıtışlarını ve bunu hiç umursamadıklarını fark ederek sadece o anda oyunun tam da içinde olmalarını izliyorum. Derken kedilerden biri oyunu bırakıp telle kaplı pencereye çıkıyor, pencerenin önüne çıkıp dışarıya bakıyor. Ardından bana bakıp anlamlı anlamlı dışarı çıkmak istediğini anlatıyor.

 

İlgilenmiyorum. İzlemeye devam ediyorum. Diğeri gelip penceredekini yine oyuna davet ediyor, oynamaya başlıyorlar ve aynı kedi yine pencereye çıkıp küçük gözlerinde minik bir hüzünle ve sıkıldığını anlatırcasına miyavlamaya başlıyor; “dışarı çıkmak istiyorum…”

Burada evin içindeler, onları seviyorum, bunu biliyorlar. Karınları tok. Güvendeler. Henüz yavrular ve dışarıda yavru kedileri boğan bir kedi dolaşıyor. Ve birkaç kere bu kedi tarafından saldırıya uğradılar. Komşu ninenin iki kedisi öldü bu yüzden. Yine de böyle bir yerde, etrafı ağaçlarla çevrili olan bu yerde doğal olarak çıkıp ağaçlara tırmanmak, toprakta sürünmek, koşmak, yuvarlanmak, avlanmak istiyorlar; özgür olmak…

Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorlar bile. Doğalarında olan ve içten gelen bir itki hissettikleri sadece. Düşünmüyorlar, hesaplamıyorlar, planlamıyorlar; sadece yaşıyorlar. Derken birden bir bağlantı kurdum ve dikkatim insana kaydı. Olan aynı şeydi aslında. Biri tarafından sevilmek, evde güvenli, karnı tok ve dış dünyaya karşı siper almış olmak yetmiyor. Sevmek ve sevilmek yetmiyor; özgürlük duygusu hiçbir duyguyla kıyaslanamayacak kadar vahşi, şiddetli ve büyük…

Dışarı çıkmak, özgür olmak isteği asla sınır tanımıyor ve asla susmak bilmiyor. Bizim hayvanlardan farkımızsa sıkıldığımız zaman sıkılma hissini bir kenara bırakıp düşünmeye başlamamız, neden sıkıldığımıza dair gerekçeleri sıralayıp sonra onlara yapay çözümler ve mantıklı gerekçeler bulan zihnin yolunu takip etmeyi seçmemiz. Bütün hissettiklerimiz karşısında yapmakta olduğumuz gibi…

Böylelikle şimdiki anda yaşamayı bırakıp zihnin tuzaklarına kapılıyoruz. Oysa hislerimiz bizimle hep her zaman konuşmakta ve bize aslen, ruhen ihtiyacımız olanı an be an işaret etmekte. Tek yapmamız gereken şeyin onu yapmak, ne pahasına olursa olsun yapmak olduğunu hatırlamak, hatırlayarak yaşamak…

Bir hikâye bunu pek güzel anlatır;

‘Rivayet ederler ki gayet dik ve yüksek bir kayanın tepesine, iki şahin yuva yaparak bu yüksek yerde mesud ve bahtiyar bir hayat sürerlermiş. Derken bir yavruları olmuş. Anne, baba sevince gark olup neşeyle onu besleyip büyütmeye başlamışlar. Yavru iyice palazlandığı bir gün yuvada yalnızken uçmak hevesiyle, henüz uçabilmek güç ve kabiliyeti kendisinde olmadığı halde yüksek kayadan aşağıya düşüvermiş…

Gitgide sürati artan bir hızla düşedursun, kayanın altında yuva yapmış bir çaylak, yavrularına solucandan ve böcekten bir şey bulmak için tam yuvasından çıkar çıkmaz, yüksek kayadan aşağıya bir şeyin düştüğünü görerek, onu şahinin pençesinden düşmüş bir fare zannederek hemen düşeceği yere varıp beklemeye koyulmuş. Şahin yavrusu tam yere düşmek üzereyken, bir anda arka vererek onu kendi kanatları üzerine almış; zavallı yavruyu feci bir ölümden kurtarmış…

Fare zannıyla tuttuğunun kuş olduğunu görmüş; hatta gaga ve pençesine bakılacak olursa, avcı kuşlardan biri olduğunu anlamış. Yavruya kıyamamış ve bunda bir hikmet olduğunu düşünüp kendi yavruları arasında büyütmeye karar vermiş…

Şahin yavrusu büyüdüğü zaman vakıa, kendisini çaylağın yavrusu zannetmekle beraber, sair yavrulara benzemediğini görüyormuş. Çaylağa gelince, böyle yırtıcı bir kuşun anası olmakla daima övünmek için gerçeği şahinzadeden saklıyor, üstelik onu çok seviyor ve yavrularından üstün tutuyormuş…

Ancak ‘her şey aslına çeker’ kavli gereğince şahinzade, çaylakların hayatına katlanacak soydan olmadığına tam kanaat getirmiş ve bu düşüncenin tesiriyle, derin bir hüzne gark olmuş. Bir gün çaylak bu durgunluğunun sebebini sual edince şöyle karşılık almış; “Evet, anneciğim, hakikaten kendimi pek büyük bir keder ve veis içinde hissediyorum! Müsaade buyursanız da biraz âlemi gezsem, dünyayı görsem. Belki bu üzüntüme bir çaresi olur.” Çaylak sevgili yavrusundan ayrılacağını sezer sezmez gözleri yerinden fırlayacak olmuş, birden dili tutulmuş. Söyleyecek bir söz bulamamış, gayri ihtiyari lafı gurbetin zorluklarını sayıp dökmeye getirmiş.

Yavru şahin kendisinin bir ikbale ermek için sahip bulunduğu cesaret ve kahramanlıkla bir çaylak yuvasında bulduğu bir lokmaya kanaat ederek vakit geçiremeyeceğini kati bir lisanla söyleyerek rıza alarak ve içindeki büyük özleme doğru uçup gitmiş…’

‘Şahin Yavrusu’, Kelile ve Dinme, BEYDEBA

Olympos, Şubat 2009

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Babadağ’dan Bir Kuş Gibi

Next:

Ben Hep Gitmeyi Düşünürüm

You may also like

Post a new comment