Pakistan’ın Tozlu, Çamurlu Yolları

06 Eylül of 2011 by

6 Şubat 2007, Quetta Yolunda, Pakistan

Şu an bulunduğum yeri doğrusu gelişte hatırlayamadım. Köy gibi bir yerdi. Etrafta sürülerini gezdiren çobanlar, pazaryeri, araçların tozu dumana boğduğu dar yollar vardı. Derken yoldan geçmekte olan bir minibüs yanımda durdu. İçinden birileri indi. Ve kapıdan ‘Quetta’ diye seslendim. Adam önce hayır dermiş gibi yaptı, ardından işaret etti, binmemi istercesine. İçerdeki herkesin dikkati bendeydi.

Koltuklardan birine oturdum ve kendimi şoförün beni götüreceği yere bıraktım. Geçerken gördüğüm manzaralar doğrusu hoştu. Burası her neresi ise şirin bir yerdi. Minibüs sık aralıklarla duruyor, yolcu indirip bindiriyordu. İlk defa Pakistan’da bu kadar çok kadını, yollarda görme şansım olmuştu. Kafaları örtülüydü ama peçeli değillerdi. Sadeydiler, Hint kadınlarındaki süslerden, takılardan ve renklilikten eser yoktu. Onlar beni, ben de onları inceledim, arada gülüştük. Ve şoförün inmemi istediği yerde indim. Sonradan bindiğim araç beni Lahor’a götürüyordu. Gelirken motorla geldiğim için yollar aklımda kalmamıştı ya da sınıra nasıl gelineceği hakkında en ufak bir fikrim de yoktu.

Upuzun yollardan, geniş tarlalardan, iri gövdeli ağaçların seyirlik manzarası ile bol çamurlu bahçelerin içinde kalmış evlerin yanından geçtik. Şehir merkezinde indiğimde ise görüntü değişmişti. Binaların, entarili, sakallı adamların, çamurlu sokakların, gri rengin hâkim olduğu binaların arasında kalma isteği duymamış, doğrudan Quetta’ya geçmek üzere biletimi almıştım. Aslında güneye Karaçi’ye ya da kuzeye İslamabad tarafına, oradan daha kuzeye doğru Hindikuş Dağları’na ve hatta büyüklerden ziyade küçük yerleşimlere ve adını sonradan duyduğum büyülü Hunza’ya gitmek isterdim ama gidişim doğrudan olacak gibi gözüküyordu, zira üzerimdeki para azalmıştı, gitgide de azalmaktaydı…

Quetta’da, Ali Mansoor’u yeniden bulmak, evinde bir süre konuk olmak istiyordum. Pakistan’ı keşfetmek güzel olurdu ama bu sefer değildi. Bu ülkeye gelirken de çok az zaman ayırabilmiştim ama yine de üzerimdeki etkisi, tanıdığım insanlar, buradaki hava, Belucistan’daki Çöl Bedevileri, Alauwedi ve ailesiyle birlikte geçirdiğim aşiret köyündeki günler ilginç ve tadılasıydı. Pakistan başkaydı. Kendimi çok değişik bir yere konuvermişim gibi hissetmiştim. Ve bu his hoş izlenimlerle bana eşlik etmişti…

Otobüs tıklım tıklımdı. İnsanlar meraklı ve değişikti. Kocaman kocaman adamların kirlenmiş beyaz entarilerle ortalıkta dolaşması insana neşe veriyordu. Ve otobüsteki tek kadın gene bendim. Bu ülkede kadınları dışarıda çok az görebilmiştim. İnsan merak ediyordu. Bu ülkenin kadınları evlerinden dışarıya neden çıkmıyordu!

Nedenler belliydi de şimdi bunları düşünmek istemiyordum. O arada hemen önümde bir çocuk dikkatimi çekmek istermişçesine ama nazik hareketlerle ikide bir de arkasını dönüp anlık kaçamak bakışlarını üzerimde bırakıyordu. Ben ona bakınca da sanki arkada bir yere bakıyormuş gibi yapıp gözlerini geri çekiyordu. Bir ara pencereyi açmaya çalıştım, açamayınca derhal kalktı, pencereyi açtı ve bana dönerek ‘okey’ dedi. ‘Okey’ dedim. Aramızda istediği gibi bir iletişim kurulmuştu. Onun bu hallerine güldüm içimden. Derken otobüs mola verdiğinde aşağıya indim ben de. Yeni çıkan sıcacık çapatilerin kokusu hemen kendini belli ediyordu. Lokantadaki kirliliği, adamların tırnaklarının içi dolu pisliğini, kapkara hallerini görünce insanda yemek yeme isteği kalmıyordu ama doğrusu çok açtım ve yiyecektim. Pilav vardı, yemekler etliydi. Pilav ve çapati yedim. Ortalıkta dolanan aç bir köpek, açlığını nasıl gidereceğini kara kara düşünürken, zayıf, çelimsiz vücuduyla aynı anda da insanlardan kaçmaya uğraşıyordu. İnsanlar burada sokak hayvanlarına çok acımasız ve gaddar davranıyorlardı. Köpeklerin içler acısı durumu canımı sıkmıştı. Kalktım, çağırdım ama gelmedi ve kaçtı. Bir şeyler de verememiştim, oracıkta bir köşeye bıraktım ve gelip yiyeceği bulmasını umdum.

Çay içmek üzere bir yere oturduğumda yanıma ön koltuktaki çocuk geldi. Oturmak için izin istedi. Kabul ettim. Tanıştık. Quetta’da yaşadığını, adının Vahid Khan olduğunu öğrendim. Hal ve hareketleri rahatsız edici değildi. Niyeti yeni bir insan tanımaktı ve ben ona anladığım oydu ki ilginç gelmiştim. Biraz konuşmaya çalıştık. Aramızdaki diyalog sırf konuşmuş olmak için konuşmaktan öte gidemeyen şekliyle kısa sürmüştü.

Mola süresi bittiğinde herkes yerini aldı. Ben de aldım. Bir süre sonra arkamdaki bir elin belime doğru uzandığını hissettim, emin olamadım, belki de gayri ihtiyari dokunmuş olabilir diye düşünüp üstünde durmadım. Bir süre sonra aynı dokunuşu hissettiğimde dönüp ikaz edici ve sert bir ifade ile arkama baktım, adam sanki hiç istifini bozmadan dışarıya bakıyor gibi yaptı. Döndüm, tekrar yapmasını bekledim, emin olmak istiyordum. El, bir süre sonra yine belime doğru uzandı ve dokundu. Arkamı ona doğru dönerek hangi dilden konuşacağımı şaşırmış olduğum halde bir şeyler geveledim, kızmıştım. Ve yerimden kalktım, Vahid Khan’a yer değiştirmek için ricada bulundum. Zaten bir süre sonra yanımdaki koltuk da boşalmıştı.

Öfkem geçtikten sonra adamın yüzündeki ifade gözümün önüne geldi. Genç biriydi. Burada, bu denli kararlı adet ve yaptırımların arasında doğrudan evliliğin verdiği izinle bir kadına dokunabiliyordu. Hal böyle olunca da bir kadına dokunmanın verdiği duyguyu ancak böyle namert hareketlerle yakalayabileceğine inandırmıştı kendini. İnsan üzerinde oynanan oyunların, baskıların, sözüm ona adetlerin, törelerin içi boş, çürümüş taraflarını ayırt edemeyen bu zavallı insanlara karşı yapılacak bir şey yoktu. İnsan ne denli koyu cehaletin içinde olursa olsun küçük de olsa bir çıkış yolu her zaman vardı. Bir insan bunu göremiyor ve kendini bulamıyorsa karanlığın içinde boğulsun. Yapacak bir şey yoktu.

İnsan anlayabiliyordu; enerjisi cinsellikte takılı kalmış bir insan, karşı cinsle nasıl daha derin ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilirdi? ‘Hayatını kazanma’ oyununun içine sokulduğunda ve kendine karşı sorumluluğunu daha öğrenememişken evlilik gibi dönülmesi zor bir başka kurumun içine sokularak başkalarının sorumluluklarını da üstlenen insanların hayat hakkında bir şeyleri fark etmesinin mümkün olabilme ihtimali ne kadardı? Toplum içinde uyulması zorunluymuş gibi gösterilen kuralların köleliğine soyunan insanlar ne kadar gönüllüydü ve kendilerini sorgulayacak içgörüye neden sahip değillerdi? Buna belki de zaman yoktu. Bir şeylerin içine iteklenerek, geç kalıyormuş psikolojisine sokularak giren insan, hayatını kazanma oyunu içinde gönülsüzce zaman geçirirken, mutluluğu hiç tanımadan evlendiği bir insanda arıyordu. Nasıl olduğunu anlayamadan çocuklar da olunca büyüyen aile ve sorumlulukların altında düşünmeye ve hissetmeye bile vakit bulamazken, borçlandırılma oyunu ile de iyice demir atıyordu karanlığının içine. Durum giriftti. Yine de hiçbir şey imkânsız değildi. İnsan lotus çiçekleri gibi doğasında var olan ışığı bulabilir, çamurun içinden yükselerek çiçek açabilirdi.

Derken otobüse bir kız bindi. Göz göze geldik. Bana göre ön koltuklardan birine oturdu. Kızı izlemekten kendimi alamadım bir süre. Yanında babası olduğunu sandığım bir adam vardı. Onun hâkimiyeti hemen belli ediyordu kendisini. Üzerindeki kıyafet işlemeliydi. Hoştu. Saçları bir örtüyle kapatılmıştı ama yine de ucundan, kıyısından görünüyordu. Ondan dikkatimi alıp yönümü cama doğru çevirdim. Dışarıdan gelene geçene öyle dalmışım ki, yanıma birinin oturduğunu fark ettim. Otobüse sonradan binen kızdı. Gülümsedik birbirimize. Elini uzattı, ben de uzattım. Sonra yanaklarımdan öptü beni, ben de onu öptüm. Tek kelime konuşamadık, bir şeyler söylemeye çalıştı, anlayamadım ama ilgili olduğumu belli ettim. Kalktı, yerine gitti, tekrar geldi ve bana bir şey verdi. Verdiği bir hediyeydi. Çok duygulanmıştım. Teşekkür ettim, sarıldım ona. Ve ben de bir şey vermek istedim ona. Önce ne verebileceğimi bilemedim. Sonra Hindistan’da Varanasi’de elindeki rengârenk toz makyaj boyalarını ısrarla bana satmaya çalışan çocuk geldi aklıma. Pakistanlı kız için almışım dedim kendi kendime ve kutusuyla onları kıza doğru uzattım. Önce almak istemiyormuş gibi yaptı, ısrar ettim. Ardından aldı. Bir süre daha oturdu ve sonra hoşça kal yaparak gitti. Giderken onunla birlikte bir yanım da gitti, boğazımda bir düğüm varmış gibiydi. Bu kısacık anda birbirimizi hissetmiştik, onun beni hissetmek isteyip de yanıma gelmesi doğrusu çok hoşuma gitmişti.

Karışık duygular içimde, her nasıl olursa olsun insanlara sevgi içimde, her şeyi olduğu gibi kabul etmek düşüncesi aklımdaydı. Böyle olmalıydı. Herkesin içinde hem zavallı hem de bilge bir yan vardı. İnsanları yargılamak yanlıştı. Belime uzattığı eli nedeniyle kızdığım adamın da neden böyle davrandığına ilişkin iç görüye sahip olduğum halde, öfkeme yenik düşmüş olmak canımı sıkmıştı. Belki de o kadar tepkisel davranmak bana yakışmamıştı. Öğreniyordum. Yaşamdan an be an öğreniyordum…

Previous:

Hoşçakal Hindistan

Next:

Vahid Khan

You may also like

Post a new comment