Palmyra – Sahra’da Uyanmak

18 Şubat of 2011 by

18 Aralık 2008

Gözlerimi açtığımda gün doğmuştu. Kalktım, dışarıdan gelen sesler günün çoktan birileri tarafından başladığına işaret eder gibiydi. Giyinip çıktım. İçimde kahverengi bir sevinç ve aklımda sadece ve sadece çöle gitmek var…

Açık kahve her yer; toprak rengi. İnsan bu rengin içine çekildiğini hissediyor. Öyle yumuşak ki. Bir süre oturup kumu hissettim. Uzaktan bakınca bütünmüş hissi veriyor. Elime alıyorum, avuçlarımın içine; ellerimden tek tek, tane tane bir ahenkle, bir şarkı gibi, bir şiir gibi kayıp gidiyor. Uzun uzun kumun avuçlarımdan yumuşacık kayıp gidişini seyrettim. Bütün bir günü kumların üstünde oynayarak geçirdim. Kendimi çıplak ayakla kumlara basmanın verdiği keyfe bırakarak…

Etrafta çöle serpiştirilmiş gibi duran sütunlar, antik şehir kalıntıları, bedevi çadırları ile birlikte günü bitirip akşamı karşılamak üzere. Ben de Sahra’da karşılayacağım ilk günbatımı için hazırım. Kulağıma develerin boynundan yayılan çıngırak sesleri geliyor, sakin ve sessiz bir akşam. Bulunduğum yer bulunduğum zamana denk değil sanki. Eski bir zamandan yayılan renkler, görüntüler hala antik şehrin yıkıntılarından sızıyor ve güneşin kızıllığı çöldeki akşam karasında kaybolmak üzere…

Gece ışıklandırılmış antik şehirden etrafa kırmızı bir ışık yayılıyor, kırmızı; antik şehrin sütunlarını tatlı bir sarıya boyuyor. Kumların üzerinden yavaş adımlarla yürüyorum, ışık şehrin gizemini gece daha bir güzel sunuyor sanki önüme; gecenin sessizliğinde yürüyerek taş bir yola çıkıyorum…

Akşamın serinliği yerini soğuk bir havaya bırakıyor, üşüyorum. Herkes evine giderken bir otele gidiyor olmak biraz daha soğuk bir duygunun içime yayılmasına neden oluyor. Belki de kaldığım oda beni çekmiyor, bilmiyorum. Üzerinde düşünmek istemiyorum. Otelin yolunu izlemeyi bırakıp Abid’in dükkânına giriyorum. Dükkân gece yarısına doğru kapanıyor, biliyorum. Hemen sobayı yakıp bir çay koyuşunu gülümseyerek izliyorum. Hissettiğim o soğukluk yerini sıcak bir duyguya bırakıyor.

Ertesi sabah bir gün önce deveci çocuğun bahsini ettiği deve sütünü içmek üzere çöle, antik şehrin içine giriyorum yine. Gittiğim yeri tarif üzerine buluyorum. Zaten ev halkı da beni bekliyormuş, deve sütünün nimetleri üzerine konuşup bir-iki laflıyoruz. Bir cam şişede mis gibi kokan bu sütü nasıl içeceğimi soruyorum. Pişirmeden, çiğ olarak sabah ve akşam aç karna içildiğini öğreniyorum. Çiğ içme fikrini pek beğenmesem de oracıkta bir yudum alıyorum. Enfes bir koku ve tat deve sütüne o anda tapmama neden oluyor. Teşekkür edip beni tepeden tırnağa süzen bakışlar eşliğinde oradan ayrılıyorum. Çantamdan çıkardığım hurmaları yol boyu bir – iki atıştırmaktan geri kalmadan yürümeye devam ediyorum. Ben yürürken bana doğru gelen bir başka devecinin ısrarlarını kıramayıp devenin üstünde buluyorum kendimi. Abdullah kafasını, yüzünü sarıp sarmaladığı yeşil peştemalının arasından gülüyor. Parayı ödeyip ayrılıyorum, Abdullah’tan sonra devenin adının da ‘Zenobia’ olduğunu öğrendikten hemen sonra…

Yol boyu yürürken büyük bir kıl çadırdan oluşan bir bedevi lokantası tarafından davet ediliyorum. Biraz dikkatli bakınca Abdullah olduğunu anlıyorum, çocuğun endamı, gülüşü, galebiyesi öyle komik ki, güle oynaya şöyle güzel bir odun çayı hayaliyle çadırın içine dalıyorum…

Previous:

Bedevi Kızı

Next:

Arap Çayı

You may also like

Post a new comment