Patehakuzi

29 Mayıs of 2011 by

Dharamsala, 27 Ekim’06

Niyetim bir süre burada kalmak. Boş oda bulur bulmaz uzunca bir süre buradayım. Bir yer bulup oturdum. Fotoğraf çekmek üzere deklanşöre tam basacaktım ki karşıdan gelmekte olan genç bir rahip beni fark eder fark etmez eliyle yüzünü kapattı. Hemen makineyi indirdim ve özür dilercesine elimi kaldırdım.

Davranışı bende öyle olur olmaz her insanın fotoğrafını çekmenin yanlış olduğuna iyiden iyiye inanmama neden oldu. Hele ki Doğu bu anlamda karakteristik benzer tepkiler veriyordu ve bana düşenin bu tepkilere sadece ve sadece saygı duymak olduğunu biliyordum.

Derken manastırın giriş kapısının önünde oturan bir rahiple göz göze geldik. Sürekli olarak gülümsemesine konuşması da eklenince sohbete başladık. Ailesinin Nepal’de yaşadığını, 5 yıldır burada olduğunu, arada ailesini görmeye gittiğini öğrendim. Yanından ayrılırken bana ‘daima, ne olursa olsun mutlu ol’ dedi…

Manastırın kapısından içeriye girerken duvardaki ‘mandala’* dikkatimi çekti. Büyük bir daire içine yapılmış her bir şekil bir işaret, bir mesaj ve anlamlı bir içerik taşıyordu; biliyordum. İçeriye girdim. Hissettiğim şey buradaki her şeyin sembolik anlamının kişilerin o anlamlara verdikleri değer nedeniyle daha da büyüyor olduğuydu. Bu kültürü bilmesem de, hayatımda ilk defa görüyor olsam da hayatını ‘rahip’ sıfatıyla salt ruhsal olana kanalize olarak yaşamayı seçen bu insanlara saygı duyuyordum. Burada bulunuşumun nedeni, salt bir beğeninin ötesinde kendi içsel dinginliğime ulaşmak ve iç sessizliği hissetmekti. İnsanların birlikte meditatif halde kaldıkları ortamlarda bu enerji yoğun olduğundan içerde olan herhangi biri bunu hisseder ve o enerjiye uyumlanabilirdi, bunu biliyordum. İstediğim buradaki sessizliğe, dinginliğe ve adanmışlığa kendimi bırakabilmekti; gevşemekti. Aynı anda da bu insanların ve bu mekânın enerjisini hissederek onlarla bir bütünün içinde kalabilmekti…

Doğrusu ritüellerini dinlemek için sabırsızlanıyordum. Önce bir odanın boşalmasını beklemem gerekecekti. Çünkü ritüeller gün doğumuyla başlıyordu…

Dönüşte, yukarıya çıkan kestirme bir yol olduğunu öğrendim. Yol çok fazla dikey ve yorucu. Yine de öğrenmek üzere dik parkurdan tırmandım. Akşam yemeğini bir Tibet lokantasında yemek üzere oturdum, etrafı seyredebileceğim güzellikte bir masaya. Manastırda rahiplerin içtiği o çorbamsı yemeği merak ediyordum ve tarifle ondan sipariş ettim. Bol sebzeli ve çorba kıvamında bir yemek geldi önüme. İçinde her çeşit sebze vardı ve koyu bir kıvamdaydı. Baharatlıydı ve çok lezzetliydi. Afiyetle yedim. Favori yemeğimi bulmuştum sonunda…

Odaya döndüm. Uyumak üzere uzandım. Gördüklerimi, hissettiklerimi tekrar ve tekrar düşüne düşüne uykuya geçmek üzere…

Ertesi gün geleneksel Tibet kıyafetlerinin ve el işi giysilerin satıldığı yerleri dolaştım. Yol üstündeki müzik marketlerde birbirinden güzel ezgilerle tanıştım. Aklımda önceden gördüğüm Dalai Lama’nın manastırının girişindeki müzeye gitmekte var. Yol üstünde bir şeyler yemek üzere seyirlik bir masada bir süre konuk olduktan sonra müzeye gitmek üzere yerimden kalktım. Girişte Çin’in Tibet’i işgali ile ilgili bir belgesel izlettiler. Ardından büyük fotoğraflar ile fotoğrafları anlatan betimlerle dolu bir salona girdim. En çok ilgimi çeken göç yollarındaki fotoğraflar oldu. Karlı dağlar içinden yürüyen bir sürü insan, yolda ölen, donan binlerce Tibetli. Anayurtlarından geride sevdiklerini, topraklarını, evlerini ve yaşamlarını bırakarak ayrılan acılı insanlar. İnsan sormadan edemiyor? Niye?

Kafamda bu sorular olduğu halde çıktım. Hava kararmak üzereydi. Yol boyu yürüyen ellerinde mumlar olan bir sürü insan gördüm. Aynı anda da bir şeyler söylüyorlardı. Havanın karanlığına, insanların karanlığına inat ellerindeki mumlarla yolda yürüyen insanların arasına ben de katıldım. Yürüyüş bir mesaj taşıyordu ve bu mesaja ben de yürekten katılıyordum; özgürlük, saygı ve yaşam hakkına…

Tibetliler düşmanlarından öğrendiklerini; bağışlamayı ve sabretmeyi öğrendiklerini düşünürler, buna inanırlar. Onların kitaplarında savaşmak yoktur. Barış yanlısıdırlar ve kendilerine yapılan bu zulümü hiç anlayamadılar, anlam veremediler. Tarihte belki de konu ne olursa olsun ‘şaşırma’ eyleminin bu denli yoğun yaşandığı tek ülkedir Tibet. Tibetliler hala daha şaşırmaya devam ediyorlar. Anlamaya çalışmaya, affetmeye ve sabretmeye…

Biliyorlar ki aslında olan her şey çok derinlerde ruhsal dersler içeriyor ve karşılaşmalar konu ne olursa olsun insanın bakışını, davranışını, algısını; aslında evrimini tetikliyor. İsyan, kavga, öfke biliyorlar ki esas olanı görmeyi her zaman engelliyor.

İşte bu yüzden Tibetliler saygıyı hak ediyor…

Oluşta her şey yer değiştiriyor kendi zamanı geldiğinde. Bu çok ilginç. İnkârların neden yok olduklarına dair inançları bunu çok isabetli anlatır;

“Su ve yağ farklı yoğunluklarda olduğundan birbiriyle birleşmez. İnka geleneğinde her dişinin bir erkeği, her artının eksisi vardır. Erkek; güneş, ateş, rüzgâr, dağlar ‘üst’ kabul edilirken, kadın; mehtap, dünya, su ve denizin ‘alt’ olduğuna inanılır…

Hepsinden önemlisi bugün ve merkez üst, geçmiş ve dış çember alt gruptandı. İspanyollar alt gruba uygun bir ortamda İnka toplumuyla karşılaştı. Derileri beyazdı, denizden geldiler. Üst gruptan olan güneşe tapınmaya karşıydılar. Ve dünyanın bilinmeyen bir noktasından, – dış çemberden – gelmişlerdi. İşte bütün bu oluşumlar Patehakuzi’nin (yerle bir olma), habercisiydi. İnka’nın Cuzca’dan yayılan güneşsel gücü yerini okyanus sahillerindeki Lima’dan yayılan Hıristiyan güce bırakmalıydı. Üst ve alt yer değiştirilmeliydi.”

Değişim hayatın yasası. Evrendeki kozmik anlayış üst ve altın aynı anda var olmasına izin vermiyor. Anlayış kendi tepe noktasına çıkana dek kendi zamanını yaşıyor. Tibetlilerin de Çin’in işgali ile yaşadığı aslında aynı senaryonun bir parçasıdır. Kızılderililerin başına gelenler de öyle. Aborjinlerin, Perslerin, Sümerlerin, gelmiş geçmiş nicelerinin… Bir arada olamıyorlar, anlayışı gelişmiş olan anlamaya, sabretmeye, affetmeye çalışırken (üst), anlayışı gelişmemiş olan öldürmeye, yok etmeye, savaşmaya (alt) çalışıyor. Ve dünya üzerindeki her var oluş kendi adımlarıyla kendi evrimini yaşıyor…

Doğayı gözlemlediğimizde görüyoruz ki dairesel zaman* geldiğinde değişim de geliyor. Ve değişim geldiğinde ise bir önceki çoktan geçip gitmiş oluyor. Eskiden insanların gökyüzünü, yıldızları gözleyerek gelmekte ve gitmekte olanı sezinleyebiliyor olmaları rastlantı değildi. Bu anda ne kadar kör, sağır ve dilsiz olduğumuzu anlamak doğrusal zamanla birlikte alt bir düzlemde yaşadığımızı gösteriyor aslında! Ve gelecek olan alt’ın üst’e doğru kendini terk etmesidir. İşaretlerse bunun yaklaştığını gösteriyor…

*Dairesel zaman: Lineer-doğrusal- zamanın aksine doğal döngülerle kendini ifade eden zaman. Bizim kullandığımız zamanla ilgisi olmayan zaman. Gerçek zaman…

*Mandala: Mikrokosmosu gösteren şekiller. Genellikle daire veya kare olan şekiller, her şeyin merkezini sembolize eder ve rahatlamak, bütünü görmek ve merkezi hissetmek için meditasyon nesnesi olarak da kullanılırlar. Mandalalar, evrenin kutsallığını ve içkinliğini hatırlatan önemli işaretlerdir. Budist bağlamda mandalanın amacı; insanın acısına onu aydınlanmaya ulaştırarak son vermek ve hakikate ilişkin doğru görüşe ulaştırmaktır. Mandala insana, evrene, merkeze, dengeye, yollara ve duraklara ilişkin her şeyi kapsar. O gerçekten de sembolik olarak makrokozmosun, mikrokozmosdaki görünümüdür. Onun içindir ki Budist anlayışta önemi büyüktür…

 

 

Previous:

Momo

Next:

Manastır Günleri

You may also like

Post a new comment