Pembe Şehir

01 Eylül of 2011 by

5 Şubat’07, Jaipur, Hindistan

Aynı akşam soluğu Jaipur’da aldım. Ve Hindistan vizesini neden 6 aylık değil de 3 aylık aldığıma böbürlendim. Olan olmuştu. Pembe Şehir dedikleri bu yeri görmeden geçmek olmazdı ve işte buradaydım. Şehre indiğimde kendimi rikşacının beni götürdüğü yere teslim ettim.

Ve beni bıraktığı yerde indiğimde bulunduğum yerle ilgili hiçbir fikrim olmamasına güldüm. Ben böyleydim. Kendimi sağlama almak, planlar yapmak, olabileceklerin en iyisini hayal etmek gibi bir derdim hiçbir zaman olmamıştı. Kendimi şartların içinde bulduğumda ne yapacağına o zaman karar verenlerdendim. Böyle rahat ediyordum. Ve yine bir belirsizliğin içine konuvermiştim…

Konuk evine girdiğimde ‘eh işte’ dedim kendi kendime. Yer fena sayılmazdı. Odayı gördüm ilkin. Ardından parayı ödeyip yerleştim. Zaten vakit yoktu. Kalacağım yerle ilgilenmektense, dışarıda şehri hissedeceğim zamana odaklanmak gerekiyordu. Ben de öyle yaptım, çantayı odaya bırakıp kendimi dışarı attım…

Jaipur, Rajastan Eyaleti’nin başkenti. Hint Okyanusu’na uzanan, üçgen biçimindeki bu yarımada, ülkenin en büyük bölümü. 27 eyalet, onlarca farklı inanış, farklı etnik grup ve yüzlerce farklı dili içinde barındıran ve her köşesinde kendi içine doğru derinleşen ayrıntıların bulunduğu bu koskocaman ülke bitirilecek gibi değil. Zaten bitirmek niye ki, hep yeniden, yeniden başlıyormuş gibi hissetmek gerek. İşte Hindistan böylesi bir yer…

Konukevinden ayrılmazdan önce aldığım şehir haritasını bir köşe bulup açtığımda, önce nerede olduğuma bir baktım. Ve görmem gereken yerleri düşündüm. Mihrace’nin sarayına doğru gitmem gerekiyordu. Bir rikşa durdurdum ve etrafı izleye izleye, ülkeden çıkmama az kalmasının verdiği karışık duygular içimde etrafa bakınıyordum, aslında dalgındım. Durduğumuz yerde bulunduğum ana döndüm ve saraya doğru yürümeye başladım…

Hindistan’ın son mihracesinin bir bölümünde hali hazırda yaşamaya devam ettiği sarayının içindeydim. Saray müze haline getirilmiş. Önce beyaz üniformalı, uzun bıyıklı iki adamın durduğu yere doğru gitti ayaklarım. Burası bir şeyler içmek için bir dinlenme yeri. Derken beyaz bir maymun görüş alanıma girdi. Maymunun upuzun kuyruğu enfesti. Rengi, duruşu ile gördüğüm diğer maymunlardan çok değişikti. Kaybolmadan az önce sırf onu izleyebilmek için oturdum masalardan birine. Ve bir limonlu soda söyledim yanıma gelen Hintliye. O arada maymun kaybolmuş, bana etrafı izlemek düşmüştü. Biraz oturup kalktım. Her iki yanında fil heykelleri bulunan ve üniformalıların nöbet tuttuğu bir yapı gördüm ardından. Adamları, insanların gelip geçmediği bir anlarında fotoğraflamak için uzun süre beklemem gerekti. Ve daha sonra bu yapının bir giriş olduğunun ayırdına vardım. Ve içeriye girdiğimde yapının pembe rengi dikkatimi çekti ardından. Sonradan öğrendiğim üzere şehirde bulunan tüm eski yapılar pembe renkli taşlardan yapılmıştı ve Jaipur gerçekten de Hindistan’ın Pembe Şehri’ydi. Ve ardından uzun uzun bakmaktan, incelemekten kendimi alamadığım duvarlardan, kapılardan oluşan bir bölümde buldum kendimi. İşlemeler çok detaylı ve birbirinden değişikti. Hayvan figürleri, el oymaları, desenler, şekiller yapılara oyulmuş halleriyle zamana meydan okurcasına öylece durmaya devam ediyorlardı…

Zamanım azdı, daha görmek istediğim yerler vardı, o nedenle de rahat dolaşabileceğim bir psikoloji içine giremiyordum. Oradan ayrılıp Hava Mahal’in yolunu tuttum. Hava Mahal ‘Rüzgârlar Sarayı’ anlamına geliyor. Dış görünümü, pembe renkli yine ve aynı karakteristik mimari detayların yinelenmesiyle göze çarpıyor ve bir hayli yüksek bir yapı. Bir bilet alıp içine girdim. Eski zamanlarda saray erkânının bu binadan şehri izledikleri küçük pencerelerden ben de baktım dışarıya. Ve en son kata çıktığımda tüm şehir ayaklarımın altındaydı…

Oradan çıktığımda Gözlemevi’nin yolunu tuttum. Zamanın mihracesi gökyüzüne öyle önem veriyormuş ki bir rasathane yaptırmış. Dönemin bir hayli önemli ve eşsiz yapılarından biri. Gökyüzünü, ayı, yıldızları, gezegenlerin konumlarını usulüne uygun, iyi araştırılmış özel yöntemlerle izlemek için yapılmış bu yapılar, 30 metre uzunluğundaki güneş saati ile birlikte, o zamandan bu zamana sadece müze haline getirilmiş halleriyle günümüz insanına hala daha bakmaya devam ediyorlar. Her birinin belli ki özel bir amacı var…

Oradan çıktığımda elimdeki harita Amber Palace’ı işaret ediyordu. Surları bulunduğum yerden görebiliyordum. Tepede, sanki oraya gitmem için çağrı yaparak duruyorlar gibiydi. Saraya gidiş yolu bir hayli dik olduğundan oraya ancak fil üstünde tırmanarak ulaşma imkânı doğrusu çok çekici geldi. Ne var ki söyledikleri fiyat bana hem uymadı, hem de zaman yoktu. Bir başka sefere dedim içimden, aklım orada kaldığı halde…

Şehirde öylece dolaşırken birbirine benzer iki kapı gördüğümü sandım. Sonradan öğrendiğime göre şehre giren 7 kapı vardı. Bu 7 kapı ile dışarıya açılan şehrin etrafı, zamanında surlarla çevriliydi. Bu kapılar hem şehri dışarıdan gelen saldırılara karşı korumak hem de iç güvenliği artırmak adına yapılmıştı. Bir taksiyle anlaşıp her birini tek tek gördüm…

Ve 350 yıl Türkler tarafından yönetilmiş olduğunu bildiğim bu şehri şöyle bir koklama, hissetme şansına sahip olduğum için mutluydum. Otelime geri döndüğümde vakit bir hayli geçti. Odaya geçip bir tütsü yaktım ve uyumaya bıraktım kendimi. Gece uyandığımda televizyonun içinden bir ışık geliyor sandım. Üstelik ince bir duman da çıkıyor gibiydi. İyice baktım, baktım. Anlamsızdı. Televizyonu açmamıştım. Üstüne doğru baktım gayri ihtiyari, o zaman anladım, yaktığım tütsü, televizyonu üst kısmından delip içine düşmüştü. Bu durum hiç hoş değildi. Canım sıkılmıştı. Sabaha kadar onu oradan nasıl çıkaracağımı düşündüm. Bir yolunu bulamadım. Öylece sönmesini bekledim. Ne yapacaktım, bilmiyordum. Otel görevlisine söylesem belki yüksek bir rakam söyleyeceklerdi. Belki yenisini aldıracaklardı. Belli olmazdı, zor duruma düşme olasılığına girmek istemedim ve parayı ödeyip, hiçbir şey söylemeden oradan ayrıldım.

Yaptığım şey için kaçan keyfime rağmen kendi kendimi teskin etmeye çalışıyordum. Bir taraftan da hala endişeliydim, adamlar durumu fark edip pasaport bilgilerimden bana ulaşabilirler mi diye de düşünmeden edemiyordum…

Previous:

Şansım Yaver Gitti

Next:

Gandhi’nin Hindistan’ı

You may also like

Post a new comment