Persepolis

03 Mayıs of 2011 by

10 Ekim 2006, Şiraz

Niyetim, geride önemli izler bırakmış Pers medeniyetinin antik şehrini bir an önce görmek.

Otobüsün beni getirdiği noktadan taksiyle 7 kilometre daha yol kat ederek antik şehre ulaştım. Yol boyunca gördüğüm manzara uçsuz bucaksız ve ıssız bir yere doğru gitmekte olduğumun altını çiziyordu. Etraftaki boşluk içimdeki coşkuyu çağırırken ıssızlığın ne güzel bir şey olduğunu bir kez daha anladım. Şehirlerin her şeyin belirli ve sözüm ona güvenli tarafında ilgimi çeken hiçbir şey yoktu. Ben vahşi, yabani ve doğal olanı istiyordum. Her şeyin kendi doğasını yaşayabileceği bir yer olmalıydı dünya. Hiçbir canlının diğerini rahatsız etmediği bir yer.

Sanki dışarıdaki boşluk içime doluyor gibiydi. Bu yolculuk an be an bana gösteriyordu; neyin izini süreceğimi işaret ediyordu. Yaşamımın içini hiçbir düşüncenin, inancın doldurmasını istemiyordum. Özgür olmalıydım. Kendim istemeliydim. Kendim seçmeliydim. Antik şehre ulaştığımızda araçtan inip yürümeye başladım. Atlar, olası binmek isteyenler için yol kenarlarında bekliyorlardı. Çok bakımsız ve yorgun gözüktüler gözüme.

Şiraz’ın 47 kilometre kuzeyinde uçsuz bucaksız geniş bir vadi ve sarp kayalıklar arasında, Rahmet Dağları’nın eteklerinde kurulmuş Persepolis. Pers İmparatorluğu’nun başkenti olan şehre İranlılar ‘Taht-ı Cemşid’ diyor. Şehir, MÖ 6. yüzyıl sonlarına doğru Pers Kralı Darius tarafından kurulduğunda 150 yıl boyunca başkent olarak kalmış. İskender tarafından büyük bir bölümü yakılıp yok edilene dek bir tarihe tanıklık etmiş, dünyanın en eski şehirlerinden biri. Antik İran hakkındaki en önemli bilgiler, taş oyma sanatıyla yapılmış eserler günümüz insanlığını hala etkilemeye devam ediyor. Darius’tan sonra da Artaxerkes, Xerkes, Kuruş gibi hükümdarlar da geleneği sürdürerek büyük eserler meydana getirmeye devam etmişler.

En çok ilgimi çeken şey kayalara oyulmuş kabartmalardı. Şekillerin yapılışı hem görüntü olarak hem de görüntünün içerdiği kişiliğe atıfta bulunur gibiydi. Kanatları olan insanlar, iki başlı hayvanlar, savaş alanları, askerlerin duruşu, devasa sütunlar, gözüme görünen her şey o zamanı bu zamana bağlayan bir film gibi. Taşların arasında dolaşmak! Bu tarif edilemeyeceğim türden bir şey. Zamanın aciz kaldığı bir durum bu. Bir tarih geçip gitmiş, zamanın çarkında kaybolmuş, eserler, izler ise burada hala; taşlarda. Toz, toprak ve taşın içinde hüküm sürmüş, barışın, sanatın, kültürün, kardeşliğin, bolluk ve bereketin içinde yaşamış bir medeniyet…

Bir de müze haline getirilmiş bir alan vardı. İçerde dolaşırken camlı bir bölmenin arkasından dış dünyaya bakmaya devam eden bir kitap gördüm. Kitap büyük ve çok eski bir kitaptı. Sayfaları bir ara beni içine çekiyor gibi sandım. Satırlar arasında gezinirken Ahuramazda’nın adına rastladım. Bir ‘mesel’ anlatıyor gibi geldi bana. Onu okumayı çok istedim ne yazık ki okuyamadım.

Bir su içmek üzere girişe doğru yönümü çevirdiğim sırada, masalardan birinde oturan bir çiftle göz göze geldik. Ben suyu alırken kadın masadan kalkarak yanıma geldi ve Persopolis’in sadece bu bölümden ibaret olmadığını, buradan 8 – 10 kilometre ilerde kayalara oyulmuş kral mezarlarının bulunduğu bölüme gitmek üzere, eğer istersem bana rehberlik edebileceklerini söyledi. Şaşkın bir halde “çok sevinirim” dedim. Masaya döndük, eşiyle tanıştırdı beni. Birer çay içtik. Ve bir taksiye binip yeniden yola düştük. Bir süre sonra kayalara oyulmuş kral mezarlarının olduğu yerdeydik. Şu an bulunduğumuz yerin adı ‘Taht-ı Cemşid’ idi; ‘Darius’un mezarı’. Mezar, yer seviyesinden yukarda, kayaların üstündeydi. Başını kaldırarak baktım. Kayalar devasa büyük, işleme ve oymalar sanatsal bir deha ve detaylarla şekillendirilmiş. Gerçekten de çok güzel ve çok büyük bir titizlikle yapılmış olduğu aşikâr. Ardından ‘Nakş-ı Rüstem’ olarak anılan diğerine doğru yola çıktık. Burası ilk gittiğimiz yer kadar yüksek değildi, daha çok kabartmalarda savaş ve savaşçı resimleri vardı. Gördüğüm bir at figürünün ne de güzel detaylandırılmış olması karşısında, bir süre hayranlıkla bakmaktan kendimi alamadım.

Hava biraz rüzgârlıydı. Rüzgâr, yerden tozu kaldırarak havaya savuruyordu. Yanımda hiç tanımadığım iki insan vardı ve ben Persopolis’teydim, bir başka ülkede…

Yol boyunca sohbet ettik. Yeni evlendiklerini, Tahran’da oturduklarını, buraya da balayı için geldiklerini öğrendim. Onlar beni tanımak istemişti. Ben de onları tanıma fırsatı bulmuştum. Doğrusu İranlılar, bu saygıdan ve saygıyı dile getirişlerindeki nezaketten, yardımseverliklerinden dolayı gönlümde yer etmişlerdi. İnsanların birbirine dokunması, birbirlerinde hoş etkiler bırakması güzeldi ve bunu gözlerinin içine sokma çabası içinde değil, kendiliğinden, yumuşak ve narin bir şekilde mütevazılığin içinden akarak yapmaları daha da güzeldi.

Güzellik bütünlüktür ve bu bütünlük her şeyin içinden taşarak gelir; her şeyden öte o bir hissediştir ve ben bugün ‘güzel bir yerde’, ‘güzel insanlarla’ birlikte bir günü daha yolda, bilinmezliğin ve eşzamanlı karşılaşmaların kucağında geçirmenin keyfindeydim.

Previous:

Muhammed

Next:

Yol Armağanı

You may also like

Post a new comment