Peştun Köyünde

08 Eylül of 2011 by

8 Şubat’07, Pishin, Pakistan

Tekrar uzun duvarların, dar sokakların, toprak kokusunun, ağaçsız ve çiçeksiz yurdundaydım. Alauwedi’nin köyüne girdiğimizde bu kuraklığı, bu insanları özleyen yanımın da farkındaydım. Karısı ve çocukları beni görünce, sanki uzundur tanışıp da birbirini görmeyen insanlar gibi sarıldılar boynuma. Ev, bayram havasına bürünmüş gibiydi. Bir konuk olarak, böylesi bir sıcaklık ve samimiyette karşılanmak insanın her zaman yaşayacağı bir şey olmasa gerek…

Ağzım kulaklarımda, Canan Khan’la da sarıldık. Doğrusu içlerinde en çok bu adamı özlemişim. Duruşu, garipliği, öylesine yaşayan haliyle hiç nedensiz görünce sevindiğim, sevdiğim insanlardan biriydi benim için. Üstelik bunun için hiçbir şey de yapmamıştı. Belki de sevgi buydu. Karşılık beklemeden, hiçbir çıkar gütmeden, nedensiz, ince bir kabullenişle, salt olduğu haliyle, sevimliliğiyle kendiliğinden doğan bir duygunun akması…

Oturduk. Konuşmaya çalışan, birbirimizi anlamaya uğraşan yanımız didinip dursa da, diğer yanımız gayet de sakindi. Aramızda kurulan köprü, dilin icabetine gerek kalmadan işleyişini sürdürüyordu. Ben onları hissediyordum, onlar da beni hissediyordu. Daha ne olsundu…

Hava kararmıştı. Tuvalet için bahçeye çıktım. Kız çocuklarından biri bana eşlik etti. Ve elinde bir süpürge ve kürekle bir köşede bekledi. Herhangi bir yerdi tuvalet. Ardımdan gelen kızın yapacağı şey için kendimi mahcup hissetmiştim. Bir misafire yapılabilecek en nazik hareket burada buydu belki de…

Yemek için sofraya oturduğumuzda gülüşüyorduk hepimiz. En çok yaptığımız şey de buydu. Benim için hazırlanan yemekler her ne kadar onlar için cömert olsa da sofrada bulunan yemeklerin sadeliği her şeyiyle farklı bir kültürün içinde olduğumun altını çiziyordu. Yemekten sonra, diğer akrabalar da geldi. Beni elimden tutup evine götüren ve tüm parfüm şişelerini bir mendile sıkıp koklatan kızdan, saçıma gümüş tel takan kadına dek. Salon birden çok kalabalık olmuştu. Herkesin gözü üzerimdeydi ve durum ilk dakikalarda eğlenceli gibi gözükse de değildi, bir süre sonra bir an önce gitmelerini dilerken buluverdim kendimi…

En nihayet herkes yavaş yavaş gittiğinde, biz bize kaldık. Canan Khan karşımda oturuyordu. Ufaklıklarla beraber anneleri yanımda, hepsi birden gözümün içine bakıyorlardı. Kim bilir anlamaya çalışan halleriyle hakkımda neler düşünüyorlardı. Onlar için bir devrimdim belki de. Kadınlar için tek başına ve ferdi kararlarla evden çıkmanın bile zor olduğu bu adetler düşünüldüğünde…

Derken Hindistan’dan aldığım, manastırlarda kullanılan gong geldi aklıma. Çantamdan çıkardım ve çevirdim. Her çevirişte en kalından en inceye doğru yavaş yavaş büyüyen ses her birinde inanılmaz bir etki yarattı. Tek tek denediler. Canan Khan elinde kocaman bir dibekle göründüğünde ‘ben de çıkarırım o sesi’ deyip gerçekten de dibeği çevirdiğinde gülmekten yerlerdeydim. Ne sevimli adamdı. Ne yapıp edip hepimizi güldürmüştü yine…

İçlerinde tek İngilizce konuşan akrabaları girdiğinde kapıdan, herkes sevindi. Muhammed, hürmetle hoş geldin derken bana, onlar da çoktan sormak istedikleri sorularıyla sıraya girmişlerdi bile. Her biri gecenin ilerleyen saatlerine kadar, nereye gittiğimi, neler yaptığımı öğrenmek için sormadıklarını bırakmadılar. Dilimin döndüğünce anlattım. Canan Khan iki de bir de bağırıyor, Selma Khan’ı nakarat misali tekrar ediyordu. Üstlerinde bıraktığım etki önemliydi. Bir kadının bir birey olduğunu, insan olduğunu, seçim hakkına sahip olduğunu, evlenmeden ve çocuk sahibi olmadan da onurlu bir şekilde yaşayabildiğini, kendi aklının ve duygularının sahibi olduğunu, tek başına böylesi bir yolculuğa çıkabileceğini ve daha pek çok şeyi göstermem açısından çok önemliydi!

 

Previous:

Vahid Khan

Next:

Alauwedi’nin Karısı

You may also like

Post a new comment