Piramitler

21 Mart of 2011 by

29 Ocak 2009, Giza.

Bir akşamüzeri Cairo’dayım. Tren garından ayrılırken trende yanımda oturan arkadaş bana yardım ediyor çantamı taşımak için. Çantam gitgide ağırlaşıyor; böyle gezmek olmaz. Bir dahaki sefere kesinlikle boş bir çantayla dolaşacağıma dair kendime söz veriyorum. Biliyorum; henüz gezgin olmanın kenarında bile değilim…

Öyle kalabalık ki bir an burada olmamam gerektiğini bile düşündüm. Niyetim müzeyi görüp Giza’ya geçmekti. Kafam gördüğüm karışıklıktan nasibini almış bir halde elimdeki notlara bakmaya başladım. Muhammed yakınlarda birkaç otel bildiğini bana eşlik edebileceğini söyledi. Sevinerek kabul ettim. Zira para bozdurmaya ihtiyacım var, bir yerden bir yere yürüyerek gitmekten başka bir seçeneğim yok. Tren istasyonuna yakın ne kadar otel varsa dolaştık. ‘Ecnebi’ diye beni kabul etmediler. Bu oteller sadece Arap vatandaşlar içinmiş! En nihayet bir otel bulduk bulmasına da onun da fiyatı bana uymadı. Hissettiğim şey; öfke, gürültü, açlık, yorgunluk ve çaresizlik. O an Giza’ya gitmek üzere fikrimi değiştirdim. Müzeyi günübirlik görmeye nasıl olsa gelebilirdim. Metroya doğru çevirdik yönümüzü. Saat 21.30’a geliyor. Muhammed beni bir otele yerleştirene dek eşlik etmek istediğini söyleyince minnetle teşekkür ederek kabul ettim. Muhammed elimdeki notlara göre adı geçen bir hostelin yerini bildiğini söyleyerek ‘Mânia’ diye bir yerde inmemizi işaret edene dek kendimde değildim. Yürümeye başladık, yürüdük, yürüdük, bir taraftan açım diğer taraftan da yorgun. Muhammed’e melek gözüyle bakıyorum. Para bozduracak bir yer bulduk, karnımızı doyurduk ardından beni otele yerleştirip ayrıldı. Ardından bakakaldım; bu coğrafyada bu tür insanlarla çok karşılaştım ama her seferinde elimde olmaksızın şaşırmaya devam ediyorum…

İlk defa bir hostelde kalacağım. Görünen yüzde pek bir şey fark edilmiyor ama sonradan anlayacağım üzere çok düzenli bir yer; sanki kızlar yurdu gibi. Odayı iki Mısırlı kızla paylaşıyorum. Gece geç bir saatte odaya girdiğimde ikisi de uykulu gözlerle bana bakıyorlardı. Özür dileyerek çok yavaş hareketlerle bir duş alıp kendimi uykuya bıraktım. Öyle yorgunum ki hemen uyuyabildiğim çok nadir anlardan birindeyim.

Sabah kızların sesiyle uyandım. Ayrılıyorlardı. Vedalaştık. Aşağıya kahvaltıya indim. Kahvaltıda baklaya benzer bir yemeği peynir, reçel ve yumurtayla servis ediyorlar. Yanında çay. Hindistan’da da kahvaltıda yemek yediklerine çok şahit olduğumdan şaşırmadım. Geleneğe uyup bol limonla ben de yedim. Doğrusu dün geceden hala açım.

Ardından Giza’ya nasıl gidebileceğimi öğrenip bir otobüse bindim. Otobüs beni bir yerde indirdi. Şoktayım. Piramidin biri uzaktan görünüyor ama dibindeymiş gibi de şehri görüyorum. Yani bu kadar iç içe olduklarını doğrusu tahmin etmiyordum. Otobüste birine piramitlere nereden gidebileceğim gibi bir soru sorma gafletinde bulundum. Bana nasıl gideceğimi tarif eden adam benimle indi, ağzından tükürükler saçarak bana doğru konuşmaya devam etti. Ben geri adım attıkça o sanki yaklaşıyor gibiydi. Boğazımdaki peştamalla ağzımı burnuma kadar kapatmak durumunda kaldım, sokak kirliliğini bahane ederek. Benimle indi. Bir otobüs daha durdurdu, otobüse yine benimle bindi, piramitlerin yanına yakın bir yerde beni indirdi. Teşekkür ettim. İndiğim yerde etrafa bakınmaya, nerde olduğumu anlamaya çalışırken bir adam içeriye nasıl girebileceğimle ilgili iki seçenek olduğunu söyleyerek konuşmaya başladı. Dinliyorum. Söylediği rakamı yüksek bulduğumu söyledim doğrudan, zira fiyatları inanılmaz yükselttiklerini biliyorum, hatta suyu bile… Bir Mısırlının suya ödediği paranın tam 3 katını ödüyorum her seferinde çok canım sıkılarak. Ve herkes sözleşmiş gibi aynı fiyata satıyor. Ben tam ayrılırken tekrar seslendi arkamdan, rakamı düşürdü. Tamam dedim. İçeriye iki yoldan giriliyor. Biri tur otobüsleriyle, rehberler eşliğinde veya at veya deve üzerinde arka taraftan. Atı tercih edip arka tarafı seçtim. Parayı ödedim. Kendimi eşeğe binen ve bana rehberlik eden çocuğu izlemeye bıraktım…

Piramitlerin olduğu alan demir tellerle ve uzun duvarlarla çevrili. Etrafında çöl küçüklü büyüklü kum tepeleriyle yükseliyor. Tellerin ve duvarların sıradanlığı piramitlerdeki dehayla kesinlikle uyuşmuyor. Etraftaki kirlilikte göze doğrusu hiç iyi görünmüyor. İlk izlenimlerim canımı sıksa da dikkatimi piramitlere yöneltmeye çalışıyorum. Önce etrafını dolaştık. Uzaktan izledim bir süre; Kefren, Keops ve Mecarinos’u. Tabii ki gündoğumu ve gün batımında daha güzel olurdu piramitlerle buluşmak ama gündoğumunu kaçırdım ancak günbatımına buradayım. Bir süre oturdum, izledim. Yan tarafında yükselen şehre baktım. Bir piramitlere baktım, bir şehre…

Rehberim eliyle işaret etti, beni ata bindirdi ve Mecarinos’a doğru yaklaşmaya başladık. Etrafına, sağına, soluna, aşağıdan yukarıya baktım. Taşlara dokundum. Ortasına demir bir merdiven yapmışlar, çok fena gözüküyor. İçinin kapalı olduğunu söylediler. Çok güzel; aşağıdan yukarıya incelerek yükselen bir devasa üçgen…

Ardından Kefren’e doğru çevirdik atın yönünü. Kefren hepsinden daha büyük gözüküyor ama değilmiş. Keops 137 metre, Kefren 124 metre, Mecarinos 88 metre. Kefren’in içine girdim. Tünel gibi bir dar alandan başımızı eğe eğe ilerliyoruz. İnanılmaz bir sıcak gitgide daha da çok belirginleşiyor. Biraz ilerde aşağıya inen bir tünel görüyorum. Biz yukarıya çıkan tünelden devam ediyoruz. Açıklık bir alana geliyoruz. Hepsi bu. İçerde hiçbir şey yok. Olan her şey Egyptian Museum’a taşınmış. Arkamda sürekli ağlamaklı bir ses tonuyla dua okuyan bir kadın var. Bir an önce dışarı çıkmak üzere adımlarımı hızlandırıyorum. Şaşkınım; altın bir oran ve ayar olduğunu okuduğum, içerisine bir et parçası konulduğu düşünülürse bu et parçasının hiçbir şekilde bozulmayacağını yazan kitap geliyor aklıma. O piramitle bu piramit aynı değil. Ayar bozulmuş. Dışarı çıkıp derin bir nefes aldım. Dışarıdan muhteşem gözüken bu yapıya bir kez daha baktım. Yine de muhteşem…

Keops’a doğru yürüdüm ardından. Etrafında bir tur attım. Dokundum, taşları hissettim. Tam karşısında duran içi harap vaziyetteki bina ilgimi çekti. Müze olarak yapıldığını ve boş olduğunu öğrendim. Büyük piramitler krallar için küçük piramitler de kraliçeler için yapılmış. 6 tane küçük piramit var. Piramitler bu çölde yükselmeye devam ediyor bütün görkemiyle zamana meydan okurcasına…

Rehberim Sfenks’in yanına doğru yol alırken ben de peşinden onu takip ettim. Her ne kadar piramitlerin ‘kral mezarları’ olarak yapılmış ve kullanılmış olduğu bilinse de piramitlerin ve burada görmüş olduğum diğer tapınakların ‘inisiyasyon’ yani, içsel, ruhsal dönüşüm amaçlı yapıldığı da doğrudur. Bu yapılara atfedilmiş inanç ve niyet bu bakımdan özeldir ve farklıdır…

Sakkara Piramidi bulunduğum noktadan bir hayli uzak olduğu için oraya gitmekten vazgeçtim. Zaten zaman yok, hava kararmadan günbatımını izlemek istiyorum piramitler üzerinden…

Geri dönüşte bir süre at koşturdum. Ata teşekkür edip Mahmud’un yanına döndüm. Mahmud iri göbekli, ciddi suratlı bir adam. Bana bir çay söyledi. Sohbetin sonunda 3 tane karısı olduğunu, 6 çocuğu olduğunu ve karılarından birinin yedinciye hamile olduğunu öğrendim. Deve sütü içtiğini, sütün erkekler için ‘güç’ anlamına geldiğini de gülerek ekledi. Sohbetten sonra bu sefer deveye binerek günbatımını izlemek üzere çöle doğru yol almaya başladık. Mahmud devenin ipini elime vererek bana nasıl idare edeceğimi de öğretti.

Gün, piramitlerin üzerine batmıyor. Birbiriyle hemen hemen ters istikametteler. Gün batımına şöyle bir bakıp yönümü piramitlere çevirdim. Gönlüm havanın kirli olmamasını, açık bir hava olmasını arzulardı ama hava oldukça kirliydi ve insansal kirliliğin havanın kirliliğinden ayrı olmadığını düşündürdü bana bu gördüklerim. Bu atmosfer içinde bile yine de piramitler yeterdi…

Biraz orda kalıp geri döndük. Deve üzerinde koşmak doğrusu çok komik. Hayvan öyle rahat ve yumuşak hareket ediyor ki üzerinde hoplarken onun hareketlerindeki estetiğin onda birinin bende olmaması karşısında utandım.

Mısır’da birçok tapınakta bulundum, hiyerogliflere baktım, piramitleri gördüm. Hissettiğim şey şu ki; bu gördüklerim kesinlikle insani değil. Olanlar çok daha farklı bir algılayışın, yaşayışın ve inancın dışavurumu…

Benim hissettiğim bu…

Previous:

Bugün de Nerde Uyuyacağımı Bilmiyorum

Next:

İskenderiye Feneri

You may also like

Post a new comment