Pokhora

19 Ağustos of 2011 by

12.08.2011

“Nasılda zor oluyor gözümün önünde duranı görmek.”

Pokhora’da, Phewa Gölü’nün kıyısında karşımızdaki Himalayalar’ın puslu tepelerini izliyoruz. Diğer yanımızda ise alabildiğine yemyeşil pirinç tarlaları…

– Burada ölünebilir farkındasın öykü değil mi. Şimdi farkına varıyorum buradaki insanların neden bu kadar uzun yaşadıklarını.

– Evet farkındayım…

Chitwan’dan sonra bu el emeği göz nuru kent, içimize mistik inciler serpti. Bir süre aval aval etrafı izlemekten kurtulamadık. Kurtulduğumuzda da kendimizi çarşaf gibi gölün ortasına kurulmuş kutsal tapınağa doğru kürek çekerken bulduk. Yan taraftaki ormandan gelen kuş cıvıltıları, gölün üzerinden akan kayığın çıkardığı dalgaların güneşte parıldayışı, yaklaştığımız tapınaktan gelen çan sesleri ve dağlardan esen rüzgârın kokusu…

İlerledikçe ona yaklaştığımı biliyorum. Ve ona yaklaştıkça düşüncelerimi arındırmayı, hafifletmeyi öğreniyorum. Ayıklanan düşüncelerim tüm hücrelerimi sarmışken de geri dönmeyi reddediyorum. Kendimi öylesine tok hissediyorum ki yemeyi, içmeyi unutmaktan korkuyorum adeta.

Gün batmıyor. Gece gelmiyor. Sanki yağmur bile parlak. Daha uzakları görmeliyiz. Uzaklardaki Tibet köyleri bizi çağırdı. Bisikletlere atladığımız gibi yollara düşüyoruz. Bitmeyen yollar… Dağların arasından sonsuza doğru giden yollar… Her şeyin el ile yapıldığı, emeğin koktuğu bu köylerde, gülümseyen yüzlerin ‘nereden gelip nereye gittiğimizi’ sorduğu anlarda, bizim yüzümüzdeki cevap; ‘sizleri görmeye geldikti.’

Hızlı geçen yollar, patlak bisiklet tekerleri yüzünden, dönüş yolunda daha sindire sindire işliyor bize. Dönerken arkamızda güneşi bırakıyoruz. Ertesi gün güneşi görmeye, ona daha yakından bakmaya, bulutların üzerine Sarangkot Tepesi’ne çıkmalıyız…

 

 

 

Previous:

Chitwan

Next:

Pokhora

You may also like

Post a new comment