Qadisha Vadisi

27 Şubat of 2011 by

30 Aralık 2008

Ev sahipleri benimle yakından ilgileniyorlar. Onların yönlendirmeleriyle ve bana ayırdıkları zaman sayesinde çok eski bin yıllık, 1.500 yıllık olduğunu öğrendiğim eski taş manastırlar gördüm. Vadinin kimi kayalık yerlerine kayalık kısımların devamını taşla örerek manastırlar yapmışlar. Yapılar öyle doğal duruyor ki hayran olmamak imkânsız.

Eski taş manastırların bazıları bugün kullanılmıyor, boş ve sessiz; kapıları kilitli. Onların yerini yeni yapım, büyük kiliseler almış. Kim bilir bir zamanlar insanların en derin duygu ve düşüncelerini saf ve karşılıksız akıttıkları ve yaşam biçimleriyle iç içe olan inanç ve ideallerini yaşattıkları bu yerler zamanla yerini büyük hoşgörüsüzlüklere nasıl bıraktı?

Toni fotoğrafçı. Dükkânını kapatıp bana eşlik etmek istediğini söyleyince sevindim. Hava buz gibi soğuk. Her yer bembeyaz. Belli ki gece kar bembeyaz örtüsünü sermiş yeryüzüne. Yollar buz tutmuş, buna rağmen Qadisha Vadisi’nin içine doğru, ince uzun bir yoldan kıvrıla kıvrıla indik. Qadisha Nehri’nin uzaktan görünümü gitgide yakından gelmekte olan sesiyle birleşti. Kafamı kaldırıp bakıyorum, kocaman kayaların arasından aşağıya doğru süzülen minik şelaleler görüyorum. Hava kapalı, güneş arada bir yüzünü gösteriyor; yürüyüş için çok ideal bir gün. Arabayı bir yerde bırakıp yürümeye koyulduk. Bir süre konuşarak yürüdük ardından vadinin derinden gelen sesi konuşma isteğimizi böldü. Dağıldık, bir süre hiç konuşmadan ormanın içine doğru bizi çeken güce teslim olduk…

Burada yaşayan az sayıda insan var. Arada bir evler gözüme çarpıyor. Kışın yol tekinsiz ve buz yaptığı için gidiş geliş riskli. Ama yol çok güzel bir yol doğrusu; insan nereye bakacağını bilemiyor. Derken yolumuz üzerinde bir kilise göründü. Yeni olmuş bir rahiple ilgili yapılmakta olan bir seremoni vardı. İlk defa böyle bir şeye tanık oluyorum. Oturdum, izledim. Dikkatimi arkadan gelen bir ses böldü. Bir adam bir rahibe günah çıkartıyordu…

Yaşam her yerde bir başka akıyor. Ve bu akan şeyi izlemek benim çok hoşuma gidiyor doğrusu…

Uzun yolculuklar bu bakımdan çok karakteristik; bir yerdeyim. Ve içimden bir şey buraya alışmak istiyor, kendini güvende hissetmek istiyor. Biliyorum bu kafamın içindeki sese aldırmıyorum. İstediğim alışmadan dolaşmak. Bir süre geçene dek bu bilmediğim alışık olmadığım yer veya algıma çarpan her şey içime yerleşiyor yavaş yavaş. Zamanla yollarda yürürken tanıdık simalar görmeye başlıyorum, selamlaşıyor, davetlere evet deyip insanların mekânlarına konuk oluyorum. Bu da hoş ama biliyorum ki gitme zamanı gelecek ve ben kim bilir belki de hiçbir zaman bir daha göremeyeceğim bu insanlara ve bu yere elveda diyeceğim…

Yolculuk içimdeki duygusallığı yok etmek için bir fırsat yaratıyor böylelikle. Zira duygusal olmak benim hiçte istemediğim bir şey. Duyularımı etkileyen şeylerin benliğime zarar vermemesi için kendimi her seferinde onarmak durumunda kalmamak için bir fırsat…

Previous:

Bscherri Diye Bir Dağ Köyü ve ‘Halil Cibran’

Next:

Yeni Yıla Bir Kaç Dakika Kala

You may also like

Post a new comment