Rahibin Cevapları

28 Ağustos of 2011 by

Bodhgaya, Hindistan 01 Şubat’07

Düşünmeden edemedim; aşkın olanın kıyısına götürürken biri diğerine göre nasıl donatıyordu insanı? Ritüeller, pek de düşünmenin ağırlığını hissettirmeden taşırdı o kıyıya belki ya da zihnin eşliği bir denge durumunda kalırdı yol boyu. Ya mitoloji?

Kim bilir, deneyimlerin eşliğinin tıpatıp benzeşmediği normal olarak adlandırılan dünyayla örtüşmediğinde modern insan onu alıp da nasıl örtüştürecekti içindeki aşkın olanla. Ya metafizik! Her şeyin görünmeyen yanı. Madalyonun öbür tarafı. Var oluşun ruhsal anlamlarının, nedenlerinin, nasıllarının, boşluğun, arayışın bitmez tükenmez soru ve cevapları. Her biri eninde sonunda onlarla ne yapacağına insanoğlunun kendisinin karar vermesi gibi bir özgür iradeyi getirip önüne koyuyordu. Ve var oluşun bilinmeyen okyanusuna açılırken, dönüştüğü şey adına insan, bitmediğini anlayacağı o yola girdiğinde yeteri kadar donanımlı olabilecek miydi? Ya da benliğindeki sonradan üzerine yapıştırılanların ona ait olmadığını anlayacağı kadar uzun muydu yaşam? Ölüme neden gerek olduğunu anlayabiliyor insan. Unutmak, unutmak, unutmak için. Ve içimizde bir şey unutmamak için direniyor; savaşçı yanımız, arketipik yanımız ya da içimizdeki kahraman.

Anan’la dışarıya çıktığımızda bir dünyadan başka bir dünyaya çıkıyormuşum gibiydi. İçimde ikisinin örtüşmediği, örtüşemediği bir duygu yoğunluğu vardı. Bazen bu duyguya kapıldığım çok oluyordu. Özellikle kitap sayfalarının arasında kaybolduğum zamanlar, uzun süre evden adımımı atmadığımda ya da bir süre hiç kimseyle konuşmadığımda. Bazen uyumlanmak zor oluyordu. Durağanlığın harekete dönüşme vakti durmuyordu, içimde duran şeye inat. Yaşam devam ediyordu…

Oradan bir başka tapınağa gittik, oradan bir başkasına. Hepsi de renkleriyle, insanın zihnine ve kalbine uzattıkları anlamları ile içimde yer etmişti. Günün sonunda Anan beni yemeğe davet ettiğinde benim için özel bir yemek yapacağını söyledi. Benim için yapacağı bu özel yemek aslında sonradan öğreneceğim üzere bütün Budistler için çok özeldi…

Oturdum, beklemeye başladım. Gün yerini akşamın karasına bırakmaya durmuştu. En sevdiğim zamanlardan biriydi. Günün geceyle buluştuğu anlar. Gündüzün geceye verdiği son ışıklar. Anan elinde bir tabakla göründüğünde bu kadar kısa sürede ne yaptığını doğrusu merak etmiştim. Tabakta gördüğüm pirinçti. Pilav gibi. İçinde tadınca anlayacağım üzere süt ve bal vardı. Doğrusu bal pirince çok yakışmıştı. Çok beğendim. Daha sonra bana bunun nehir kenarında, Buda uzun meditasyonundan uyandığında, bir ağacın dibinde aç, susuz ve halsiz otururken yanına gelen bir köylü kızın uzattığı pirincin aynından olduğunu söyledi. Buda, uzun yıllar ara vermeden yaptığı meditasyonuna bu yemekle son vermişti. Anan’a bana yaptığı için teşekkür edip tarifini aldım. Pirinci sütle pişirirken yağ kullanmıyordu ve piştikten sonra üzerine bal döküyordu…

Ve ardından başladığımız sohbette Anan’a sormak istediklerimi bir bir sordum. Neden rahip olmuştu? Bu anda hayatından memnun muydu? İçinde bulunduğu yaşamın anlam ve içeriğini unuttuğu, kaybolduğu anlar oluyor muydu? Anan son derece sakin bir ses tonuyla ama hiç ara vermeden konuşmasını bitirdiğinde anladığım şuydu; Rahip oluşu, içinde bulunduğu ortak kültürün, spritüel örneklerin, dünyevi yaşamın tekdüzeliğinin karşısında anlamlı bir duruş olmasına duyduğu inancın bir sonucuydu. Bu anda rahip oluşu ile ilgili düşüncesi, hisleri ve bakışının az biraz bulanık olduğu izlenimine kapıldım. Kendi içinde duyduğu kuşkular vardı. Bu ses tonundan, konuşmasına verdiği aralardan belli oluyordu. Ama kim bilir insanın kendine bile itiraf etmekten kaçtığı şeyler vardır ve her insanın kendisiyle yüzleşmesi elbette kendi sorumluluğundadır. Bana bu anda rahip olması nedeniyle bazen içinde o ruhu hissedemediği anların olduğunu itiraf etmişti. Yine de ardından söyledikleri çok anlamlıydı; her insanın hayatında, her ne yapıyor olursa olsun, her nerede olursa olsun ruhu kaybettiği, göremediği, davranış, düşünce ve yaşamının salt bir tekrardan ibaret olduğu anlar olabilirdi. Bu her birimizin paylaştığı ortak zihnin ve ortak yaşamın üzerimizde bıraktığı etkilerle birlikte davranış, düşünce ve yaşamsal kalıpların bize çarpan etkisindendi. O nedenle salt bir rahip olmaktan dolayı o zamanlarda bile sırf bu nedenle şüpheye düşmediğini söyledi. Şüpheye düşen zihindi. İnsan ruhu değil!

Ve bir rahip olarak yeniledikleri sutraların, anlamlı kelimelerin, ritüellerin onların ruhunu çarkın etkilerinden koruduğuna olan inancından söz etti bana. Normal insanlara göre daha çok korunduklarına inandığından. Bir rahip olarak Budist öğreti ile eğitilirken aynı anda da ritüeller ile uygulamanın bizzat içinde yer alıyordu.

Birbirimizi anladık, ona bana duyduğu güven nedeniyle minnettarlığımı ifade ettim ve bana kendini açtığı için beni onurlandırdığını söyledim. Aramızdaki iletişim yavaş yavaş yerini dostluğa bırakıyordu…

 

 

 

Previous:

Altın Gerçek

Next:

Ayrılış Vakti

You may also like

Post a new comment