Renkler Ülkesi Hindistan

19 Mayıs of 2011 by

Amritsar, 02 Kasım’06

Bisikletli rikşaya atlayıp Altın Tapınak’ın (Golden Temple) yolunu tuttum. Niyetim çevresinde bir otele yerleşmekti. Rikşayı kullanan adam kırık dökük dişleri arasından ‘memm, memm’ deyip duruyordu. Sonradan çözdüm aslında ‘madam’ demek istediğini. Sokaklar çok fazla kalabalık, etraftaki her şey bir aradaymış gibi geldi bana; hayvanlar, insanlar, arabalar, her şey iç içeymiş gibi…


Önce bisikletin arkasına iliştirilmiş, soyulmuş bir hayvan eti gördüm, etin açıkta ve derisi yüzülmüş bir halde o şekilde taşınması karşısında bakakaldım. Bir sürü motorlu ve bisikletli rikşa vardı, sokaklarda inekler insanların içinden yürüyordu, hatta bir yol kenarından yürürken dar bir yerden geçmek zorunda kalınca, karşıdan gelen bir inek hiç istifini bozmadan bana sürtünerek geçip gitti, o şaşırmamış ben şaşırmıştım; ne de olsa onların ülkesindeydim ve insanlarla yaşamaya, şehrin göbeğinde de olsa alışmışlardı. Sokak ortasında oturmuş bir ineğin etrafı izlemesi ise burada gayet normaldi. Bu çok hoşuma gitmişti. Hayvanlarla birlikte yaşıyorlardı…

İnanılmaz bir kalabalık vardı, birbiriyle çarpışan sesler duydum. Kalabalığa ben de karışmak istiyordum, havayı koklamak için. Hemen hemen girdiğim her ‘guest house’* doluydu, en nihayet bir yer buldum, çantamı koyup üstüme daha hafif bir şeyler aldım, hava sıcaktı. Golden Temple’a doğru yürümeye başladım…

Hindistan; renkler ülkesiydi gerçekten de. Önümden, yanımdan, karşıdan gelip geçen onca insan rengârenk giyinmişti. Bu kadar renk arasında olmak insana neşe veriyordu. Sarı ve turuncular, yeşiller, maviler, kırmızı ve türevleri arasında kaldım. İnsanların gözlerine baktım sonra; bir sürü göz gördüm. Etrafla ilgilenmeyen bir bakışları vardı, herkes kendi halindeydi. Bu kendi halindelik durumu hoşuma gitti. Altın tapınak uzaktan göründüğünde özellikle bu kısmın çok daha fazla kalabalık olduğunu anlamıştım. O gün her yıl kutlanan Sikhler için önemi büyük olan özel bir gündü ve ortalık bayram yeri gibiydi. Girişte ayakkabıların çıkarılıp konulduğu bir bölüme doğru yönlendirildim. Kutsal olarak kabul edilen bu yere ayakkabı ile girmemek saygının ifadesiydi. Yerlerde sular vardı. Sağlı sollu bayrakların arasından sulara basa basa çıplak ayakla içeriye doğru yürümeye başladım. Büyük, dikdörtgen bir su havuzunun ortasında duruyordu Sihlerin gösterişli Altın Tapınak’ı…

Bir yer bulup oturdum. Kalabalıktı, bazılarının suya girip yıkanışları ilgimi çekti. Etrafta değişik kıyafetleri, uzun bıyıklı ve sakallı, üzerlerinde taşıdıkları kılıçlarıyla Sikhler dolanıyordu. Sikh inancı; ‘Tanrının birliği, insanların kardeşliği, kast sisteminin reddi, puta tapmanın faydasızlığı’ prensipleri üzerine kurulu. İnancın babası Guru Nanak. Sihkler asla saç ve sakallarını kesmiyor, saçlarını kendilerine özel bir bağlama şekliyle başlarının tepesinde topluyorlar. Her Sikh sağ bileğinin üzerine Guru’larının kutsadığına inandıkları çelik bir bilezik takıyor, kendilerine özel dizayn edilmiş bir pantolonu yüksek karakterin bir nişanesi olarak giyiyorlar. Sürekli olarak üzerlerinde taşıdıkları kama ya da kılıçları ise ilericiliğin ve özgürlükte kararlılığın sembolü…

Kadınların sarileri, burunlarındaki hızmaları, ayaklarındaki halhalları ile boyun ve bileklerine taktıkları bilezik ve kolyelere bakmaktan kendimi alamadım. Hepsi de çok güzel ve alımlıydılar. Etrafta dolaşan bir sürü değişik insan. Ve kendimi, hissettiğim farklı bir duygunun kucağında buldum. İşte yine değişik bir yerdeydim.

Şöyle bir etrafa bakıp dışarıya çıktım. Biraz sokaklarda dolaştım. Yürürken bir motosikletlinin dibimden geçmesi ve bana kısmen de olsa çarpması üzerine arkasından bakakaldım. Adam özür bile dilemeye gerek görmemişti. Yol boyunca gördüğüm alışveriş dükkânları çok renkliydi ve burada gerçekten de çok fazla gezgin, turist ve yabancı vardı. Yalnız değildim. Yollara düşmüş bir sürü insanla beraber renklerin ülkesindeydim…

Sokaklarda el arabalarında satılan ayaküstü yemek alışkanlığı anladığım üzere gelenekseldi. Buraya gelene dek yollarda ve açıkta satılan hiçbir şeyi yememiştim, suyu satın alarak içmiş, yediğim, içtiğim her şeye dikkat etmiştim ta ki bu ana dek. Gördüğüm patates satan ve patatesi bir yaprağa koyup veren adamın önünde buldum kendimi. Şeker patatesti ve çok güzeldi. Doyasıya yedim. İlk defa tattığım bir şeydi ve tadı enfesti, tabak yerine büyük, yeşil bir yaprak kullanılıyor olması ayrıca çok hoş ve değişikti…

Hava kararana dek dolaştım durdum. Sokakların kirli oluşuna dikkatimi vermesem de her yer oldukça kirliydi, Altın tapınak’ın etrafı ve iç kısmı hariç. Orası sürekli yıkanıyor ve temizleniyordu. Ama sokaklar öyle değildi. Ve genellikle insanlar buna rağmen çıplak ayakla dolaşıyorlardı.

Gördüğüm her şey bu dokunun, bu yaşamın içindeydi ve ben ‘dışından’ bu yaşama bakıyordum. İstediğim sadece bakmaktı, ben de öyle yapıyordum, sadece bakıyordum…

*guest house; otellerle ilgisi olmayan, onlara benzemeyen yerel dokuyla ve geleneksel çizgilerle döşenmiş pansiyonlar; küçük konuk evleri…

 

 

Previous:

Farkındalık

Next:

Altın Tapınak

You may also like

Post a new comment