Rö-Nesans / Renaissance

21 Şubat of 2011 by

… Kocaman bir A harfi görüyorum dönüş yolunda… Atatürk Havalimanı’nın A’sı olsa gerek… Oh be diyorum… Bülbülü altın kafese koymuşlar, yine de İstanbul demiş.

Abartmayalım. 4 gece 5 gün turla gidilen yurtdışı tatilinde havaalanında memleket toprağı öpmeye kadar hasret yaşanmıyor. Ama marketler peynir cenneti iken 4 yıldızlı otellerde peynirsiz, narenciye yetişmesi gerekirken mandalina boyutunda portakallarla meyvesiz kaldık.

Eflani, Safranbolu, Karabükİstanbul ve Paris. Şaka gibi ilerleyen büyüklükte şehirler aktı gözümün önünden bir gün içinde. Şarldögol / Charles de Gaulle Havaalanı’ndan, Türkiye ile saat farkından dolayı ömrümüze bir saat ekleyerek Paris’te ilk kalacağımız Novotel’e doğru yola çıktığımızda, akşamın 18.30’uydu saat.

Otelimiz Paris’in ulaşım ağlarından sadece biri olan tren yolunun ne çok kullanıldığını sonradan anlayacağımız Gardöliyon’un / Gare de Lyon yanında idi.

Daha havaalanından değişik bir şehre gelmiş olmanın olağanüstü bir alâmetifarikasını göremeyen oğlum yapıştırıyor lafı: ‘Anne burası Ankara mı? Karfur / Carrefour da var burada. “Oğlum Karfur Türk firması değil zaten. Asıl Ankara’da da var demek lazım” diyorum ama nafile.

Şener Şen’in İlyas Salman’ı Münih diye kandırarak İstanbul’a getirip bıraktığı Banker Bilo’daki gibi kandırılan saf Anadolu insanı mıyız, çok meraktayız. Buranın Paris olduğundan emin olmamız için tek bir şansımız var: EİFFEL’İ GÖRMEK.

Elimizde Paris’i bir örümcek ağı titizliğiyle karışlamış tam 14 hattan oluşan metro haritası, bol İngilizce üstü az Fransızca ile yollara düşüyoruz. O da ne? Karnımız o kadar aç ki. Önce onu doyurmamız lazım.

Türk lokantası önümüze çıkan seçenekler içinde beşinci sırada. Fakat karşı kaldırımında siyah uzun saçlı zarif yüzlü ve burunlu güzel bir garson kızın çalıştığı La Dolce Vita adlı pizza, makarna ve et yemekleri yapan restoran daha cezp edici. Sonradan güzel garsonu kadar pizzasına da hayran kaldık o ayrı.

Şehre ilk adım atışta müthiş bir yabancılık duygusu sarıyor insanı. Dil bilmemek, daha doğrusu onların tercih ettiği dili konuşamamak, kız istemeye gittiğiniz evde insanların sizi reddetmesi sonucu anlaşamayacağınızı bile bile o son çayı içip kalkmak zorunda olmak gibi bir duygu.

Şehrin soğuğu insanların sıcak olmasına müsaade etmeden selamlıyor bizi kapıda. Allahtan temkinliyim de herkesin atkı-bere-eldiven üçlüsü mevcut.

Gardöliyon yakınından metro girişine indiğimizde otomatik ekranlı makinenin karşısında buluyoruz kendimizi. Bilet alacağız ama nasıl? Kredi kartı takma yeri var birkaç da düğme. Ne klavye ne bişi. Teknolojiyi ne denli iyi kullandıklarını görmek şaşırtacak, en başta beni.

Ama bizim de yanımızda sıfır – sekiz yaş parlak zekâsı var. Elini sürdüğü anda ekrandaki körsırı harekete geçiren bir döner mekanizma keşfediyor oğlum Metehan ekranın altında. Sonrası Şam’da kayısı. English seçeneğini seçip bilet alacağız. Bir şekilde işler karışınca Fransızcasından hallediyoruz işimizi. Çat pat bildiğim dil işe yarıyor. ‘Ne yazıyor’ dediği anda ekranda ‘code’ diyor, ‘şifreni yaz’ diyorum.

Minik minik biletler basılıp geliyor biletçik kutusundan. 10 tane bilet alıyoruz, çocuk indiriminden faydalanamadan. Eh, o kadarı da olsun. Bunu bulduk da!

Metrolar eski. İçerisi şehrin sokakları gibi pis. Ama hızlı ve güvenli. Güvenli derken sanki ben inşa ettim! Sadece yağmur, çamur, soğuk gibi meselelerden koruyor sizi. Tabii sizi de şehirden. Seyirlik bir imkân sunmuyor maalesef. O karanlık dehlizler boyunca duvarlara nasıl resmettiklerini bilemediğimiz rengârenk grafittiler hariç.

Teknoloji barışık memleket ne demek tanık olmak üzereyiz. Herkesin elinde bir Ayfon 4! En olmadı Ayfon 3! Bu ne dünya kardeşim, bedava mı dağıtıyorlar bunu?

‘Purayyeaeyfel?’ (Pour aller à Eiffel = eyfele gitmek için?) diyerek çeyrek yamalak Fransızcamla öğrendiğimiz metro tarifi bizi Trocadéro meydanına sürüklüyor. Orada yeryüzüne çıkıp Paledöşayo’nun / Palais de Chaillot kuleye kucak açtığı yer olan iki binanın arasından gökyüzüne yansıyan ışıklarla gözbebeklerimin buluştuğu an:

E

R.I

U..F

O….F

T……E

A……….L

L……………!!!

Bilenler bilir. 1889’da bir teknoloji fuarı için 10 seneliğine dikiliyor Eiffel Kulesi Paris’in orta yerine. Kuleyi diken adamın adını alıyor: Gustave Eiffel. Fakat o dönemde Paris’in o Hausmannienne tarzı klasik görünümlü şık binalarına yakışmıyor diye Parisliler ilkin sevmiyorlar bu demirden kadını.

Kim bilebilirdi ki o tarihte, beğenmedikleri bu kule ilerde dünyanın en ünlü şehir sembolü olacak ve bulunduğu şehir ondan ayrı düşünülemezken, Paris dünyanın en çok turist çeken şehri olacak? İyi ki dikmişsin kuleyi Eiffel Usta. Eline sağlık.

Gizli zarafetiyle etekleri yere uzanan kuğu boyunlu bir kadın gibi 1063 feet yükselen ve uzaktan bakanlara ışıklarıyla göz kırpan kocaman bir dev. O orda olmasa Paris çok boş olacakmış eminim.

Soğuktan ve Türk olduğumuzu öğrendikten sonra ‘Para yok para yok’ diye peşimizden koşarak minik Eiffel anahtarlıkları satmak isteyen Senegallilerden kaçmak istiyoruz. Yakınlarda bir kafeye girmek iyi fikir.

Bu Parisli gençler deli. O soğukta, ünü dünyaya ve masaları kaldırımlara yayılmış kafelerde dışarıda oturuyorlar. Her ne kadar bana muhalefet etseniz de kadınları soğuk. Hava gibi onlar da. Ancak yanlarında çok sıkı ve şık giyinirseniz belki yaklaşabilirler (ı-ıh denedim yaklaşmıyorlar).

“Manje u bua (manger ou boir)?” diye soruyor adam, ‘madame’ diye de ekleyerek başına. Demek ister ki yemek mi içmek mi istersiniz? Anneeee! Fransızca konuşabiliyorum! Bak sen şu Allahın işine!

“Bua (boir)” diyorum. Bizi bir masaya alıyor. Öğreniyoruz: buralarda kendin girip masaya kurulmak yok. Hep birileri sana yol gösterecek ve masanı belirleyecek. Fransız nezaketi (ya da aristokrasisi) bu olsa gerek.

Mini etek giyen kızlar eteklerini unutmuş gibiler. Çünkü bir palto ve iki bacak gidiyor önünüzden. Ama mevzun fizikleri gözünüzü tırmalamıyor. Memnuniyet burada. Erkekleri ise genç olanları yani, efemine, komik ayakkabılı, demode James Dean saçlı, üşümekteler ama ne eldiven ne atkı. Bu insanlar telefonları metroda da ellerinden bırakmaz mı?

Her yöne ulaşabileceğiniz bir metro ağı ile kaplı şehirde, evet telefon metroda çekiyor. Ya da herkes ayfona özel oyun moyun oynuyor da meşgul görünüyor. Telefonum başka bir taşıyıcı tarafından hayata geçirildiği için memnun ama internet için ‘roaming’i açın dedikleri halde açmadığım için üzgün. Dedim ölmem ya 4 gün internetten uzak kalırsam. Ölebilirmişim.

O kocaman A’nın yanında bir de C var şimdi… Yaklaştıkça harfler daha seçilebilir halde.

Atatürk Havalimanı yazması gereken tabelanın bir şekilde hatalı olduğunu düşünmeye başlıyorum… Çünkü bu sefer beni karşılayan harf: İ.

Ertesi gün panoramik ismini verdikleri şehir turu ile rehberimiz Hakan Bey, bizi, dil sürçmesiz bir Türkçe ile işini sevdiğini ve ne kadar yetkin olduğunu ispatlayarak gezdiriyor. Gezdiriyor ama Paris şehrindeki tüm ünlü mekânların birer cümle içinde geçmesi bile iki saati buluyor.

İşini yaparken dili sürçmeyen rehberimizin acil durumlar için telefon numarası alışverişi esnasında ‘sizin soyadınız nasıl’ diye sorması, ele veriyor Fransızcayı Türkçeden daha benimsediğini. Çünkü Fransızca’da ‘isminiz nedir’ diye sorulma şekli bu: ‘Vous vous appelez comment?’ (comment: nasıl).

Meydanlardan geçtik. 1755 yılında dizayn edildiğinde ilk ismini Kral XV. Louis’den alarak ‘Place Louis XV’ ismi verilmiş olan meydanın ilginç hikâyesini dinledik.

Fransız İhtilali sırasında ‘Place de la Révolution’ (İhtilal Meydanı) ismi alan meydanda o meşhur guillotine’ (giyotin) kurulmuş. İlk olarak Kral XVI. Louis 21 Ocak 1793’de infaz edilmiş. Bu meydanda giyotine kurban giden diğer isimler daha ilginç: Kraliçe Marie Antoinette, Prenses Élisabeth , Charlotte Corday, Madame du Barry, Georges Danton, Camille Desmoulins, Antoine Lavoisier, Maximilien Robespierre, Louis de Saint – Just ve Olympe de Gouge.

1794’deki büyük kıyımda 1300’den fazla kişinin giyotine kurban gitmesinden sonra  1795’de ismi üçüncü kez değiştirilerek artık ‘bağdaşma – uzlaşma’ manasına gelen ‘Place de la Concorde’ ismi verilmiş.

İsmini işçilerin iş bırakması manasına gelen ‘grev yapmak’ terimine bizzat adını veren Grève meydanından geçtik. Etre en grève’ Grève’de olmak ve  faire (la) grève’ tam manasıyla grev yapmak kelimeleri dilimize gelmiş bu meydandan yerleşmiş.

Bu adı geçen sarayları, meydanları müzeleri (güya) gezdirecekleri gezi programları internette ‘dileyen katılabilir’ şeklinde açıklanmış olduğu için bizim zannımızca o kadar pahalı olmaması gerekiyordu. Ya da bizim ilk yurtdışı gezi deneyimimizdi ve tecrübemiz yoktu. İki yetişkin ve bir çocuk artı semer eşittir seksen yuro kat kat geçince ‘Bırakın biz kendimiz gezeriz’ dedik.

Bir gün önceden elimizde şehir metrosunun haritası ve indirimsiz biletlerimiz var ya! Her yere gidebiliriz gibi geliyor bana o anda! Sanki babamın metrosu. Ya da araba mı kiralasak?

O gün Pazar ve kiralama şirketleri kapalı. Artı, park yerlerini bilemediğimiz zaman, anında çekilecek olan arabamızı arama kurtarma çalışmaları daha pahalıya mal olabilirmiş bize. Haydi bakalım tabana ve metroya kuvvet.

Bu insanlar 1789’dan beridir ‘Hak verilmez alınır’ düsturu ile yaşıyorlar haberiniz olsun. Bir gün yağmur yağdı diye Grève’de olurlarmış, ya da ertesi gün yağmadı diye. 50 yuro alacakları olsa hükümetten onun için de toplanırlarmış meşhur meydanda.

Sürü ters dönüp de uyuz keçiler başa geçmemiş henüz oralarda. Sarkozy biraz çapkın ama o da her erkek gibi önce atının, sonra avratının modelini yenileme peşinde. El aleme vaaz verirken karılarınızı örtün, kısa giydirmeyin, boya sürdürmeyin dedikten sonra kendi karısının hepsini yaptığını görerek hesap soran cemaate; ‘Yakışıyor köftehora’ diyen hoca misali.

Başefendinin modeli eskimiş olan karısını; kendisi eski bir model olan daha genç ve güzel olanıyla değiştirip el ele gezdiği bu memlekette, ismi moda kelimesinden önce anılan şehrin insanları rüküş. Ya da moda böyle bir şey, benim haberim yok.

Zaten biz de yürüye yürüye Şanzelize’ye gelmişiz. Champs Elysées diye yazılan caddenin adının yazılışını gördüğü anda ‘Fransızca ile işim olmaz benim’ diyen arkadaşım şu anda Kanada’nın Fransızca konuşulan bölgesinde ne eder acaba?

Yılbaşı için kurulmuş, sökülmesine birkaç gün kalmış ve Londra’daki meşhur ‘London Eye’ın taklidi olduğunu düşündüğüm bir dönme dolaba binip ‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul’ muadili bakışlar fırlattık Paris’e.

Bakış o bakış. Ertesi gün daha sisli puslu bir gün olacak, Eiffel’e çıkma hevesimiz kursağımızda kalacak mıydı? Yedi tepesiz şehre dünyanın en ünlü kulesinden yukarıdan bakabilmek mümkün olacak mıydı?!

Hava geç aydınlanıyor ama geç kararmıyor kışın Paris’te. Yazın güzelmiş buralar. Gece on bir buçuğa kadar aydınlıkmış. Bu arada şehrin dümdüz bir alana kurulu olmasından mı acaba ‘seçkin tarla’ manası taşıyan Şanzelize’nin genişliği göz kamaştırırken, diğer caddeler de düzen ve genişlik açısından aratmıyor bu meşhur ve yazıldığı gibi okunamayan caddeyi.

Bu Parisliler ‘h’ harfini telaffuz edemiyorlar ya; yüz elli sene evvel ‘Osmann’ diye telaffuz ettikleri için acaba Osmanlı bir mimar mı yaptı şehri diye bir anlık gaflete düşüren bir isim yeniden inşa etmiş Paris’i: Baron Georges – Eugène Haussmann. III. Napoléon’un başlattığı ve 1852-1870 yılları arasında süren yenileşme ‘İkinci İmparatorluk Reformları’ olarak anılmakta.

Bırakın ‘h’ leri telaffuz etmesinler ama yemek de yapmasınlar! Bir gün önce Fransızca vahiy geldiğini düşünüp bu şehirdeki herkesi anlayabileceğimi sanıyorum. Ne büyük yanılgı!

Tavsiye üzerine gittiğimiz sonu d’Entricotes diye biten bir lokantada kadının bırbırbırbır diye konuştuğu Fransızcasını boş yere anlamaya çalıştıktan sonra çaresiz ‘İngiliş piliz’ diyorum: ‘İki dakika sonra restoranımız kapanıyor’ teranesi ile uzaklaştırılıp sonu Bruxelles diye biten ve lahana ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir restorana, o da tavsiye üzerine giriyoruz.

Giremiyoruz. Sıra var kapıda. Tamam, anladım, kalabalık bir turist güruhu var memlekette her daim ama ben Türkiye’de ne kadar kalabalık olursa olsun hiçbir restoranda kuyruk beklemedim yahu!

N’aapalım boynumuz kıldan ince giyotin memleketinde! Bekleyeydik de gelmeyeydi keşke. Geldi ama. Bir kişinin yiyebileceğinden daha çok miktarda ve pişirildiği tencere ile ikram edilen bir nevi kabuğuyla haşlanmış midye çorbası!

Tamam, tamam daha fazla anlatmayacağım. Gözünü sevdiğimin midye dolması. Limonu sıkacaksın üstüne. Sonra bir de midye tava. Sarımsaklı sosuyla. Of be. E napalım. Burası Paris. Yersen!

Yedim diyor: Le yoghurt. Yok ya diyorum, her şeyin başına ‘le’ getirerek Fransızca öğrendim sanma. Hakikaten Danone’nin paketinde öyle yazıyor ama. Kırk yıllık yoğurt ‘le yoghurt’ burada.

Gardöliyon’un içinde yine teknoloji harikası bilet alma makinesiyle muhatap oluyoruz. Fransızların hızlı treni TEJEVE / TGV; Train à Grande Vitesse kalkıyor bu gardan. Acaba binsek mi yarın? En yakın yere gitsek bir saatte. Sonra da dönsek?

Ertesi gün saat altı buçuğa kadar Paris’teyiz ama sonra Disneyland yakınında Radisson Blu oteline götürülmek üzere Novotel’de olmamız lazım. TEJEVE hayallerimiz bir başka bahara kalıyor, yetişemezsek diye vazgeçiyoruz.

Paris’e gelinir de Eiffel’e çıkılmadan olur mu? Peki, bahtsız deve_pardon, çoluk çocuk okuyor değil mi?

Geldiğimizde otlar yemyeşildi ve kapalıydı Eiffel Kulesi. Şöyle anlatayım: Arıza varmış, o anda çıkılmıyormuş. Yaşasın! Eminim 122 yılda bir kere arıza olmuştur o da bizi bulmuştur!

Hüzünle ayrılıyoruz ama I’LL BE BACK bakışı da fırlatıyoruz Eiffel’e. Sonra ben müthiş yön bulma duygum ve Fransızcamla ‘sizi Louvre’a götüreyim de bahçedeki camdan piramidi görelim’ diyorum.

Piramit, François Mitterrand tarafında 1984 yılında Çinli mimar Ieoh Ming Pei‘e ihale edilmiş. Fransız İhtilali ile moda olan barok mimarisinden farklı bir tarz oluşturan mimarın piramit formunu seçmesiyle pek çok kişi, bu fütüristik piramidi klasik tarzdaki müzenin genel yapısı ile uyumsuz bulmuş. Diğer bir kesimin ise beğenisini kazanmış.

Cam piramide gitmek için metroda ‘Pyramides’ yazılı bir durakta inmek üzere plan yapıyorum. Eminim. Tam resimlerde gördüğüm yere çıkacağız.

Çıkamadık tabii ki! Ama Lafayet’in / La Fayette dibine düşmüşüz. Soğuktan da dibimiz düşmüş zaten! Ellerimiz ve suratlarımız içerde kalabalıkla ısınırken, Paris’te McDonalds’tan yemek yeme terbiyesizliğini gösteriyoruz! Ama burgerlerin adı başka burada: Le McFarmer!

Şaka değil her şeye ‘le’ dediğiniz zaman Fransızca oluyormuş. Arada ‘la’ demeyi de unutmayınız. Biri ‘féminine’ biri ‘masculine’ olduğunu belirtiyor kelimenin yani dişi veya erkek. E bize de düşe düşe Mcfarmer’ın pis yeri düştü derdi Temel olsaydı yanımızda herhalde.

Ha! Luvr müzesine / Musée du Louvre giremedik, boş verin zaten Mona Lisa da erkekmiş. Türkiye’ye geldikten sonra bir gazete haberinde okudum. Elim ayağım boşandı, içim titredi. Düşünsenize, bir erkek modele bakılarak yapılmış o topu topu bir ayfon ekranı kadarcık resmi görebilmek için saatlerce kuyruk beklemiş olabilirdim! Allah korumuş!

Versay şatosuna / Château de Versailles gidemedik, pazartesileri kapalıymış! Gele gele Eiffel’e tekrar geldik. Şans kapıyı kırdı, asansörleri tamir etti. En tepeye çıkmak yasak olduğundan ikinci kata gitmek üzere bilet alıyoruz, kuyruk bekliyoruz, üşüyoruz yukarıda.

‘Karımı öperken resmimi çeker misiniz?’ diyen hangi milletten olduğunu anlayamadığım adamla karısının resimlerini çekiyorum Sen Nehri / La Seine fonu ile beraber. Yaa! Nehri unuttuk.

Şanzelize yürüyüşü ve Arkdötriyomf / Arc de Triomphe ziyaretinden sonra Batomuş / Bateau Mouche ismi verilen teknelerle bizim boğaz gezimiz gibi bir geziye çıkmış idik Sen nehri boyunca. Bu arada nehirde ada olur mu? Var.

Hem de iki tane. Büyük olanın adı İldölasite / Île de la Cité yani şehir adası, diğeri İlsenluyi / Île Saint-Louis. Dinozorlardan biraz sonra yani MS 52 yılında şehre ismini veren Parisii kabilesinin bölgede yerleşik yaşamı büyük olan adada başlattığı sanılıyor.

Bu ada üzerinde yapımına 1163’de başlanıp 1345’de bitirilmiş kamburuyla ve yapımında halktan gönüllü toplanan altınların kullanıldığı bilinen çanıyla ünlü Notrdam Katedrali / Notre Dame de Paris var. Pazar günü ayin zamanıydı, içeri girdik. Rengârenk barış dilekçelerine barışla ilgili dileğimizi yazdık, kutuya attık.

Aslında bir adet de kaşıyıcı atsaydık kutuya. Hiç olmazsa Ermenilerle aramızdaki yarayı daha rahat kaşırlardı kendileri. Neyse biz ‘Pe dan lö pey, pe dan le mond!’ (paix dans le pays, paix dans le monde) diyip bitirelim.

Aman dediler, içerde dikkat edin. Kalabalıkta çok hırsızlık yapılıyor. Çünkü polis kiliseye girip müdahale edemiyor. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmışlığında son nokta! Bizdeki dini devletin başına türban etmeye çalışanlar duysalar seçim sloganı olur bu muhtemel!

Eiffel’den inince, metroya binince, dakikaları saya saya ulaşıyoruz Novotel’e. Oradan bizi Paris’e yaklaşık 1 saat mesafede bulunan Disneyland civarındaki Radisson Blu oteline yerleştiriyorlar.

Disneyland soğuk, Disneyland kocaman bir kasaba kadar yukarı aşağı. Disneyland kurulduğu günden beridir, Paris’in bir yılda en çok turist çeken şehir olmasında başrollerde oynayan, Amerikan kapitalizminin Fransız topraklarında dalgalanan bayrağı.

L’Année de la Nouvelle Génération (lanedönuveljenerasyon= yeni neslin yılı) demişler bu yıl için. Anne ve babalar için tuzaklarla dolu dükkânların içinde sayacağımız karakterlere ait giysi, bardak, çanta, anahtarlık, oyuncak, heykelcik, şapka, ot, çöp dolar krallığına inanılmaz miktarlarda yurolar katmakta. Zira elinde bu yeni jenerasyona ait karakterlerin resminin bulunduğu alışveriş torbalarından taşımayan anne ve / veya baba yoktu ortalıkta.

Yıllardır Mickey Mouse, Minnie Mouse, Pluto, Goofy, Donald Duck gibi eski karakterlerden ekmek yiyen Disneyland ekibi, şimdi de Pixar stüdyolarıyla işbirliği yaparak çekilen ve (bence) büyükler de dahil yüzbinleri peşinden sürükleyen animasyon karakterleriyle çıkıyor karşımıza: Şimşek McQueen, Mater, Ratatouille, Woody, Buzzy, Lilo ve Stich , Mike ve Sulley, Prinses ve Kurbağa, Nemo, The Incredibles, Wall-e ve Eva.

Artık eminim tabelada Atatürk Havalimanı yazmıyor… Tabela kısa..  Dört harften fazlası yok

A.

……C.

…………. İ.

en son harf ise L.

Ankara Güven Hastanesi, Acil Servis girişindeyiz.

En son Şimşek Mc Queen gibi toprak yolda yan yan kaydığımı hatırlıyorum arabamla. Ankara’dan Karabük’e gitmek üzere yola çıkmıştım… Sonra çalkalanıyorum arabanın içinde. Müthiş bir sarsılma. Başımı vuruyorum.

Gerede çıkışına 20 kilometre mesafede orta refüjde durduğumda kendim indim arabadan (mesafeyi sonradan askere sorup öğrendim). Duran arabalar, ışıklar. Ben iyiyim diyorum. Jandarma, polis ve ambulans öyle demiyor. Ambulansa binip tekrar Ankara’ya geliyorum.

Biraz hastanede müşahede, kafa, boyun, sırt tetkikleri. İyiyim ben yahu!

Tek parça halinde evime döndüm. Yarın okullar açılıyor. Çantamı hazırladım. Hayatımın kaldığım yeri olan ilkokul ikinci sınıf ikinci dönemden devam edeceğim.

Çünkü bu sömestr, yan devrilip pert olmuş bir arabanın içinden sağ olarak kurtuldum.

Ben yeniden doğdum.

Yazarın notu: Bu yazıya müthiş hayal gücü ve resimleme kabiliyeti ile hayat veren Hakan Tacal’a sonsuz teşekkürler.

Previous:

Saymadığım, Sayamadığım, Sövmelere Doyamadığım, Öcalan’ın İmralı Günleri

Next:

Benim Babam

You may also like

Post a new comment