Şah’ın Sarayı

15 Eylül of 2011 by

17 Şubat’07, Tahran, İran

Biraz laflayıp uyumak üzere odalarımıza çekildiğimizde işte yine bir başka yerdeydim. Pakistan’ın ve İran’ın hissettirdikleri, ikisi birlikte olduğu halde şu anda bu odada gibiydi. Ali’lerin evi aklıma geldi. Ev, gayet de sade döşenmiş, o boş haliyle aklımda yer etmişti.

Burada ise gereksiz eşyalarla doldurulmuş bir salon vardı. Aradaki fark insanın ne yiyip ne içtiğinden, nasıl yaşadığı ve nereye baktığına kadar ayrıntılı ipuçları veriyordu insana. Ali burada olmakla ilgili ne hissediyordu acaba? Para kazanması için bir araçtı burası ama sadece bu kadar mıydı? İnsanların nasıl yaşadıkları aklını karıştırıyor muydu? İnsanları ve yaşamları araya uçurum açarmışçasına birbirinden uzaklaştıran, adına zenginlik ve fakirlik denen içi boş kapitalist yaklaşımların onu etkilemesine ne kadar izin verecekti? Bilinmezdi. O’na baktığımda gördüğüm şey saf, temiz ve kendinde biri olduğunu söylüyordu.

Bulunduğum semt sözüm ona zenginlerin semtiydi ve Şah’ın sarayına yakın bir yerdi. Ali ise burada bu zengin ailelerin birinin kendisi için kiraladığı evde aşçı olarak çalışıyordu. Birkaç buzdolabında birden tıka basa doldurulmuş etleri görünce kendimi çok kötü hissetmiş, et yemeyi zenginlik belirtisi sayan bu insanlara kendimi fersah fersah uzak hissetmiştim.

Ali, sabah uyandığımda mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. O ara pencereye kaydı gözlerim. Niyeyse pencereden gördüğüm yokuş yukarı giden yol bana Ankara’yı hatırlatmıştı. Birlikte yaptığımız kahvaltı sonrasında Ali, özür dileyerek bugün akşamüzerine yakın bir saate kadar çalışması gerektiğini söylediğinde ona benim için programını bozmamasını istedim. Civarda Şah’ın müze haline getirilmiş sarayına yakın olduğumuzu, eğer istersem oraya gidebileceğimi söyleyince “Tamam” dedim. Bir süre sonra o yukarıya, yemek yapacağı yere çıkarken ben de pencereden gördüğüm yokuş yukarı giden yolda yürümeye başlamıştım bile…

Sarayın çok büyük bir araziye kurulmuş olduğunu öğrendiğimde, önce nerden başlayacağımı bilemedim. Girişte elime bir harita veren, yolu takip etmem halinde önüme çıkan yapıları gezebileceğimi, bazılarının ise tadilat devam ettiği için kapalı olabileceğini söyleyen yetkilinin sözüne uyup içinden dere akan, büyük ağaçların ve ormanmış hissi uyandıran manzaranın içine daldım. Kar vardı. Hava soğuktu. Ben yürürken ağzımdan çıkan buharlar da yürüyüşüme eşlik ediyordu.

Yürürken bir tel örgü içinde tavus kuşları gördüm ilk. Çok güzeldiler. Haşmetli ve rengârenk kuyruklarını kabartarak bir süre öylece bir ileri bir geri yürüdüler. O ara bir televizyon çekiminin içinde buldum kendimi. Ve çekimi bir kenarda oturup izledim. Binanın giriş merdivenleri üzerinde birbiriyle tartışırmış hatta kavga edermiş gibi konuşan iki kişi rol yapıyorlardı. Sonradan öğrendiğime göre bu bir belgesel çekimdi. Böylesi bir belgeselde bu kavga sahnesine niye gerek duyulduğunu anlayamadım. Çekim bittikten sonra içeriye girdim. Girişte sağlı sollu yukarıya doğru çıkan merdivenler ve yüksek tavan insanda hoş bir duygu uyandırıyordu. Bir sanatçının elinden çıkmış gibi. Duvarlarda büyük tablolar vardı. Odalarda çalışmakta olan insanlar gördüm ardından. Çekim ekibiydiler. Bazılarıyla çay içtim, sohbet ettim. Derken oyuncu olduklarını öğrendiğim bir kadınla, yüzünde makyaj olduğu belli olan bir adam benim fotoğraf kareme giriverdiler…

Şah’ın kız kardeşine ait olduğunu öğrendiğim iki katlı bir yapının içindeydim bir süre sonra. Odalardan birinde yerde gördüğüm yabani bir hayvan postu, eşyaların döşeme şekilleri ile birlikte genel görünüm aynı zamanda burada nasıl bir insanın kaldığının altını çiziyordu!

 

Previous:

Taksideki Kız

Next:

Tarihsel Döngü

You may also like

Post a new comment