Saymadığım, Sayamadığım, Sövmelere Doyamadığım, Öcalan’ın İmralı Günleri

29 Ocak of 2011 by

Adını kol saatinin kayışına tırnağıyla mı kazımış, kurşunlanmasına sebep olduğu onca Türk askerinin?

Ben bir başıma onlardan uzağım, hep birlikte onlar benden uzak diyerek başsız bıraktığı örgütünde nice ak gerdandan helal süt emmiş evlatların kırmızı kanlarına beyaz zehir zerk edilmesine yardım yataklık aracılık ve bizzat satıcılık şerefsizliğini artık kimlerin neleri satarak ve ne kadarını kendi paylarına ayırarak hesap kitap tuttuğunu merak edip, bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak diye hayıflanarak, o berbat ayarsız sesinin şehri dağ edip şehirdekini dağa koyduktan sonra dağdakini de şehirdekine düşman ettiğinden pişman olduğu için mi sadece kendi kendine konuşurmuş hapiste?

Yüreği mi parçalanıyormuş, ardında tıpkı o eski acılı hikâyelerdeki yalınayak karlı yollara düşmüş yetim çocuklar gibi binlerce yetim bıraktığı, doğru söyleyenler dokuz köyden ve dahi dünyadan namert kurşunu ile sonsuza dek kovulduktan sonra o silah tutan eller gibi kendisi de ben o tetiği çekme emirlerini verdiğimde on yedimden gün almış ve fakat on sekizimi doldurmamış toy bir delikanlı idim diye rapor alıp suçlamalardan adi tıp kurumu eliyle kurtarılamadığı için?

Yüzümü kızartmıyor benim, onun bu böyle zayıf, böyle hodbin, böyle sadece insan oluşu diyerek bahsettiği kendisine, dağda insanlıktan çıkmış bir halde tecavüz edilen kadınlarla beraber, aylardır kendi sesinden başka insan sesi duyurmayan, belki bu tecavüzlerin sonucu çaresiz ve Allahtan babasız doğan çocuklardır! Bu halinin fizyolojik psikolojik filan izahı var mıdır?

Ve şimdi karşısında haşin bir erkek ölüsü gibi yatan, ölümü kaderinden daha erken kalleş bir keleş kurşunu ile geldiğinde yeni doğmuş kızının fotoğrafını bile cebinden çıkarıp öpmek nasip olmadan bu topraklar için toprağa düşen asker, askerden önce baba, babadan önce koca, kocadan önce bir evlat olan erkeğin, ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır mı demiş?

Yine o malum sonuna erdik demektir işin diyerek binlerce sayfalık savunmada bile aldığı tek bir canın hesabını verememişken, etrafında el pençe divan duran avukatları vasıtasıyla, yani bugün de mükellef bir daüssıla için yine her şey yerli yerinde yine her şey tamam mıymış İMRALI’DA??

Ben içerdeki adam, yine mutad hünerimi göstereceğim ve çocukluk günlerimin ince sazıyla, cehennemi santimetrekare olarak bölerek militanlarıma satan ben; aslı benim aslımdan gelen, Bitlis’in Nurs Köyü’nden, aslında aslının da neslinin de ne boktan geldiği bilinmeyen bir yalancı hazreti lider peşinden giden, cenneti de 15 yıllık büyükşehir belediye başkanlığı imar ve iskân kıvraklığı ve cüretiyle metre metre tanzim ederek müritlerine anahtar teslim dağıtmaya söz vermiş bir iktidarla iş birliği yaparak memleketi dumanlı eğri bir aynadan seyreder gibi kafamın içinde duymalıyım mı demiş?

Sayemde taze toprak kokusu kuş sesleri ve saire ile artık hiç ilişkisi olmayacak bir şehitler ordusu ve onların peşinden yaşarken ölmüş bir analar dolusu boş kucak bırakarak baharın gelişini mi kutlayacakmış?

Ve sabahları bir bombalamada ölerek henüz gömülmüş bir bebek mezarının üzerindeki taze çimentonun üstünde güneş, artık o her gün öğle vaktine kadar, bana yakın, benden uzak, sönerek, ışıldayarak yürür mü demiş?

Ve gün ikindiye döndüğünde, gölgeler düştüğünde duvarlara, Anadolu’nun ortasında küçük bir kasabada mazlum ve mazbut kimileri, namazları bitip kayıtsız şartsız tek inandıkları ve güvendikleri olan Allah’a dua ederek camiden çıkıp evlerine giderlerken, kimileri televizyon kanallarında yine aynı Allah’ın adını anarak reklamını yaptıkları aslı yok ilaçlar için aldıkları paraları istifleyecek yer aramak üzere yola çıktıklarında, kimileri bu istiflenecek paraları yine aynı Allah’ın adını anarak kurdukları karada havada ve denizde yüzebilen bankalarında haramsız faizlerle nemalandırdıklarında, kimileri yine aynı Allah’ın adını anarak köylerinden ve orada da kız kalmayınca Ukrayna’dan getirdikleri gül memeli kızları dizlerine kadar uzanan aksakallarına boncuk dizdirmek üzere yarı çıplak haremlerinde gezdirip kadınların yapması günah olan her şeyi kendi tat alma duyularına göre mavi haplarla mucizevî şekilde uzattıklarında, kimileri yüksekokul için başka şehre yolladıkları kızlarını evlerde ancak papağan gibi ezberledikleri risaleleri tekrarlayan ablalara emanet ederken başkalarının yüksekokul için kendi şehirlerine yolladıkları kızları ile cima edip karşılığını beş para etmez gâvur parası ile ödediklerinde başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı mı demiş?

Dışarıda akşam olunca ve de bulutsuz bir bahar akşamıysa, içerde baharın en kötü saati, sattıkları pür-i pak din, sınırsız her yöne özgürlük, mükemmele varan insanlık, hurili nurili ölümden sonraki hayat martavallarına inanmayıp ateşten gözleriyle biz sizin ne mal olduğunu biliyoruz diye bilhassa yüzlerine tükürerek haykıran bir nesil olduğu gerçeği ram eder kendine içerdeki adamı, bir de hürriyet denen ifrit mi demiş?

Bugün pazar, bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Ve ben ömründe ilk defa sokağa çıkarken bile başına dokuma bezden çember bağlanan iki yaşındaki kız çocuğunun nesi namus nesi günah nesi namahrem diye düşünürken gökyüzünün bu kadar benden uzak bu kadar mavi olan başka bir köşesinde, iki yaşında ve alt bezi henüz değiştirilmedik bir kız çocuğuna tecavüz edilebildiğini duyunca bu insanların mezhebinin benden de geniş olduğuna şaşarak kımıldanmadan durdum mu demiş?

Sonra Osmanlı’dan beridir Anadolu’nun bizim olmasına hazzetmeyenlere, koltuğumun altında Kürdistan haritası ile gidip bölmek ve yönetmek için yardımlarını esirgemedikleri bu toprağa oturdum mu demiş?

Sırtını dayayıp memleketimin; yediği, içtiği ve sattığı, göçük altında kalan işçinin maaşından, senin benim ak alınla kazanıp ödediğimiz vergiden mütevellit hapishanesinin duvarına, o anda ne kavga, ne akepe, ne pekaka, ne hürriyet, ne kadın.

Toprak, güneş ve ben…

Bahtiyarım…

Mı demiş??

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

SGK ve Geçici Karekod Olayı

Next:

Rö-Nesans / Renaissance

You may also like

Post a new comment