Selanik

21 Aralık of 2011 by

2006 – Yaz

Selanik Garı’nda ki uzun süren sessizliğim ve durgunluğum üzerimde ki korkudandı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Yalnız kalmaya gelmiştim ama şimdi bu yalnızlıktan korktuğumu anlamıştım. Bu düşüncelerden sıyrılmam gerekiyordu. İlk yapılması gereken şey; buraya ulaştığımı haber vermem gereken ailemi aramaktı.

Hemen çıkışta duran büfeye giderek bir adet telefon kartı aldım. Kontörlü aramaktansa böyle bir kart almak daha hesaplıydı ve her an kullanabilirdim. Telefon kulübesinde herşeyi denememe rağmen Türkiye’yi bir türlü düşüremiyordum. Kodumuzun +90 olduğunu bilmeme rağmen onu tuşlayacak herhangi bir kombinasyonu bilmiyordum. Bir süre uğraştım. Baktım yapacak bişey yok bende polise gittim.

Tabi ki hemen önümde park etmiş polis arabasını ve ayakta duran polisleri gördüğüm içindi bu. Ve hayatımda gördüğüm en güzel kadın polis ile orada karşılaştım. Durumu ona izah ettim. Hemen yardım etmek için benimle telefon kulübesine geldi. Biraz uğraştıktan sonra o da yapamadı. Telefonda çıkan Yunanca yazılara dayandığını varsayarak bana emin misin kodun bu olduğundan diyordu. Emindim evet. Sonra “gel benimle” dedi. Polis önde ben arkasında istasyonun içine girdik. İnformasyonun önünde durduk ve polis bana “Türk müsün?” diye sordu. Çok şaşırmıştım. O ifadeyle de “evet” dedim zaten. “Bekle” dedi bana. Neler oluyordu? Tekrar geri geldi beni informasyon kabininin içine soktu. Bu sefer de “hadi Türkçe konuş” dedi.

Parmağıyla orta yaşlı bi kadını işaret ediyordu. Sonra gösterdiği kadının gayet güzel Türkçe bildiğini anlayınca çok sevinmiştim. Polis muhtemelen telefon kodundan Türk olduğumu anlamıştı ve beni daha iyi bilgi alabilmem için tanıdığı bu kadının yanına getirmişti. Adını yanlış hatırlamıyorsam Eleni ile bir süre sohbet ettik. Bana birsürü bilgi verdi. Nerede kalmam, nerelere gitmem, nerede yemem gerektiği ile birçok şeyi ondan öğrendim. Ayrıca +90’ında nasıl yapılacağını o gün öğrendim. İlk defa yurt dışına çıkmıştım ve ilk defa Türkiye’yi arıyordum. 0090 olduğunu bilemezdim. O gün Eleni ile tanıştıktan sonra ki, Selanik’te kaldığım 4 – 5 gün boyunca hergün onun yanına uğradım.

Bilgilerle dolup taştıktan sonra, bu ölümcül sıcaktan kurtulmalıydım. Gerçekten termometreler 42 dereceyi gösteriyordu. Öğlen saatlerinde dışarıda sokakta yürüyen birilerini bulmak gerçekten çok zordu. İlk etapta çantamdan ve üzerimdekilerden kurtulmalıydım. Soğuk bir duş ise hayal edilemez güzellikte olurdu. Kalabilecek en ucuz yeri bulabilmek için dolaşmak zorundaydım, işte bu üzücü ve çekilmez olan kısımdı. Sıcaktan hiç birşey düşünemez hale gelene kadar kalacak biryer aradım. Eleni’nin söylediği yerler pahalı gelmişti. Sonunda iki geceliğine kahvaltıda dahil olan biryer buldum ve yüklerimden orada kurtulabildim. Güzel bir duşun ardından Yunan siestasına ayak uydurarak uykuya daldım. Bunda hiçbirşey anlamadığım Yunan televizyon kanallarının seslerinin ninni gibi gelmesinin etkisi büyüktü. Uyandığımda güneş gitmişti. Tam da istediğim şey!

Selanik tam bir düzgün kentleşme örneği. Çarpık binalardan söz etmek neredeyse imkansız. Dümdüz yollar ve yanyana binalardan oluşuyordu. Oldukça da küçük gözüküyordu şehir. Neredeyse gece yarısına kadar bütün sokaklarını dolaştım. Şehri bitirdim resmen. Ama çok şey öğrenmiştim. Çok şey düşünmüştüm. Bu ilk yürüyüşüm bana iyi gelmişti. Sorunlarımı gerçekten bir kenara atmayı başarmıştım. O an resmen keyif çıkarıyordum. Geceyi de bir pubta tamamlayarak tertemiz bir uykunun kollarına bıraktım kendimi.

Bir süredir böylesine huzurlu uyumamıştım. Sabah erkenden kalkıp kahvaltıya indim. Öyle güzel bir yunan kahvaltısı etmiştim ki bütün gün ağzıma başka hiçbir şey koymadığımı hatırlıyorum. Daha önceden de domuz eti yemiştim ama kahvaltı da yediklerim daha bir lezzetli gelmişti. Aç olmamdan kaynaklıdır diye düşündüm. Dün gece gezdiğim yerleri şimdi gündüz gözüyle görüyordum. İlk ilgimi çeken şey Yunanlılar ile aslında ne kadar birbirmize benzediğimizdi. Sanki ikiye bölünmüş tek bir ülkenin iki yarısı gibiydik. Dinlerimizin farklı olması dışında pek bir değişiklik yoktu. Tipler zaten çok benziyordu. Yolda gördüğüm insanlar Kostas yada Maria değil de Ahmet ile Ayşe’den farksızdı. Yemeklerimiz, içkilerimiz de aynıydı. Türk yemeklerinin sonuna ‘i’ ekle al sana Yunan yemeği. Aynı şeyin çıkartılmış halini de onlar bizim için söylüyordu tabiki. Bu farklılığın yanında şöyle bir gerçek vardı; Yunanistan kesinlikle bir Avrupa ülkesiydi. Düşünce olarak farklıydılar. Kendilerine, birbirlerine karşı saygılı olduklarını gördüm. Şehir düzeni ve yaşayış biçimi olarakta oldukça rahattılar.

Öğlen vakti karşıdan karşıya geçmek için 3 – 4 kişi bekliyoruz. Yine öyle sıcak ki nefes almakta zorlanıyorum. Tamda durduğumuz yer, güneşin alnı. Yol bomboş, resmen 20 saniyedir bir araba bile geçmedi, Trafik ışığındaki 60 saniyeyi görünce tepem attı; “nasıl geçmezler karşıya yahu! Bomboş yol bir tehlikesi yok ki” dedim kendi kendime. Sinirli sinirli bomboş yoldan yürüyerek geçtim. Arkama döndüğümde onlar hala bekliyordu. Türkiye’de olsa sürü psikolojisi hepimiz geçmiştik. Anlamadığım ise şuydu; onlar geçememekten orda durmuyorlardı ki, uyumlu olmaya çalışıyorlardı. Kafa olarak olayı çözdüklerini anladım. Ama bana göre değildi!

Hiç görmediğim kadar kadın çalışan gördüm. Kadın şoförler, ustalar, hatta kadın kasap bile vardı. Ama öle bir iki tane değil heryerdeydiler. Sorun şuydu ki Yunan halkı çalışmıyordu. Birgün açık yeri ertesi gün açık bulmak kolay olmuyordu. Keyfi bir şekilde açmıyorlardı. Siestaların ise sabit bir saati hiç olmuyordu. Bankada çözmem gereken bir iş için saatlerce beklediğimi biliyorum. Şimdi Yunanistan’ın içinde olduğu durumu görünce ve Avrupalıların Yunanları çalışmamakla, yük olmakla suçladığını görünce o günleri daha iyi anlayabiliyorum.

Bu kadar gezmek bugün için yeterdi. Sahile gidip biraz deniz kenarında oturmak, Ege’nin karşı kıyısından yurdumuza bakmak keyifliydi. Bilmiyorum buralara her gelen düşünmüş müdür; Eskiden hep beraber yaşadığımızı, karşısının da burasının da her iki ülkenin evi olduğunu. Bütün Yunanistan için demiyorum ama Selanik özeldi, bu kesin. Ayrıca buram buram İzmir kokuyordu burası. Kordon boyunun aynısını sanki buraya yapmışlar gibi hissediyordum.

Savaş dönemlerinden kalan beyaz kulenin dibine oturup yazılar yazmıştım. Sıcaktan bunalıp oradan kalktığımda yazdıklarımı orada unutmuştum işte. Gece fark edebildim. Hemen odamdan çıkıp oraya kadar yürümüştüm ama nafile! Gece yürüyüşü ve üstüne içilecek soğuk bir bardak su olarak kaldı sadece. Eylemleri yazmak kolaydırda sıcağı sıcağına yazılmış duyguları aynen yazmak pek kolay değildir o yüzden üzülmüştüm. Şimdi bakıyorum zaman geçtikçe anılar değişiyor. Beynimizin oynadığı oyunlara yenik düşüyoruz. Misal, kim on senedir görüşmediği birinin anılarını tüm ayrıntılarıyla hatırlayabilir ki. Yavaş yavaş tasvirlerin değişmesine tanık oluruz. İstisnalar vardır elbette ama çok zor.

Selanikte ki üçüncü günümde ilginç bir olay yaşadım. Yanımda İtalya t-shirtleri ve İtalya forması vardı. Ben sürekli onları giyiyordum. Bu yüzden sürekli beni İtalyan sananlar olmuştu. Yolda yürürken üzerinde İtalya forması olan bir çiftle gülümseştik. Sonra telefon açmak için yakınlarında olduğum gara gittim. Ankara’dan bir arkadaşımı aramıştım. Yakın bir erkek arkadaşımdı. Fazla geyik ve birazda küfürlü konuşmuştuk. Keyifli bir sohbetti. Telefonu kapatıp arkamı döndüğümde o İtalyan çift arkamdaydı ve yine gülümsüyorlardı. Erkek olanı, Türkçe “pardon birşey sorabilir miyiz?” diyince çok utanmıştım. Muhtemelen tüm konuşmayı dinlemiş olmalıydılar. Dilek ve Bora ile orada tanıştık. Üniversite öğrencileri. İtalya’ya gidiyorlarmış. O günü onlar ile geçirdim. Kimseyle iletişimde olmak istemiyordum. Takıldığım 2 – 3 günden çok keyif almıştım. İnsanlarla sadece ihtiyaçlarımı giderecek kadar sohbet etmeyi tercih etmiştim. Ama onlarla güzel gitmişti herşey. Türkiye’yi arayamamaktan şikayetçilerdi. Hemen bu konuda bilgili (!) olduğum için öğrettim. Hatta baya baya Selanik’i de gezdirmiştim. Geceyi yine sahilde ki barlardan birinde sonlandırmıştık. Sabah erkenden gideceklerdi.

Ertesi gün Türk dostlarımdan ayrıldıktan sonra Artık Selanik’in bittiğini, buraya ayırdığım zamanın sonuna geldiğimi anlamıştım. Hem sıkılmıştım hem de yapacak birşeyim kalmamıştı. Hatta sıkıntıdan gördüğüm herhangi bir otobüse binip nereye gidiyorsa oraya kadar gidip, orada zaman geçirip sonra başka bir otobüse atlayıp başka biryere gidiyordum. Otobüs klimalı olduğu için keyfiliydi. Aynı zamanda öykü yazıyordum. Birçok malzeme toplamama imkan veriyordu. Ve en önemlisi bedavaydı. Değildi ama bana bedavaydı. Türk heryerde Türk’tü. Bizde ki gibi otobüslere şoförün olduğu kapıdan binmek zorunda değildiniz. Otobüs durakta durduğu zaman tüm kapılarını açardı. Her kapının yanında ise bir adet bilet kutusu vardı. 50 Cent’i oraya atarak biletinizi böyle alıyordunuz. Aldığınız bilet ise aktarma yapmaya yarıyordu. Benim aktarmaya ihtiyacım yoktu. O, 50 Cent’i hiç atmadım. Ama her defasında da aslında utandım. Sanki herkes atmadığım için bana bakıyor ve bana kızıyor gibi geliyordu. Otobüs biletini vicdana bağlamışlar ve bilinçli insanların bunu atması gerektiğini söylemişlerdi. Benden başka bedava binmeye çalışan bir Yunan daha görmedim. Binen herkes biletini alıyordu.

Yunan halkının dinlerine bağlı oluşu da dikkatimi çekmişti. Heryerde kişisel ibadet yerleri vardı. Adları ne bu yerlerin bilmiyorum ama herkes bir İsa ya da Meryem heykelinin başına geçip sokaklarda dua ediyor ve mum yakıyordu. Yolculuğuma birkaç kiliseyi ekledikten sonra bu günü erken bitirdim. Yarın erken saatlerde Atina’ya gitmeyi planlıyordum.

İlk kaldığım yeri değiştirmiştim. Bu kadar avare gezince çevre hakkında da gerekli gereksiz birçok şey öğreniyorsunuz. Şimdi eskisine göre daha pis ama daha ucuz biryerde kalıyordum. Gece oraya döndüğümde televizyonda, o zamanlar Türkiye ve Yunanistan’da geçen bir dizi vardı. Türkçe sesli ve Yunanca altyazılı olarak yayınlanıyordu. Onu görünce oldukça sevinmiştim. İşte yalnız olmanın sıkıntısı da paylaşamamaktır. Öyle bir zaman gelir ki paylaşmak için çıldırırsınız. Şaka gibi ama 3 – 5 günde Türkçeyi bu kadar özleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Özlemimi bu dizi az da olsa giderdi.

Birsüre sonra çok acıktığımı farkettim. Dışarı birşeyler atıştırmaya çıkarken odamın anahtarını resepsiyoniste bırakmak istedim. Adam sanki beni bir yerden tanımışçasına bir yüz ifadesiyle “merhaba Türk dostum” dedi. Yine şaşırdım ama pasaporttan çıkardığını varsaydım. Genel olarak birşey söylemek gerekirse, Selanik’te Türk olduğumu kim duysa oldukça sıcak ve canayakın davranmıştı. Elbette orada yaşayan Türk’lere alışık olmalarının da katkısı vardır diye düşünüyordum. Sohbet etmek istemiyordum ama istekleri de hiç geri çevirmemiştim.

Resepsiyonistin adı Dimitri’ydi. Anahtar bana uzun süreli bir sohbete malolmuştu ama hoşuma da gitmedi değil! Sonra birden iki erkek arasında ki en olağan konu; futbola geldi iş. Dimitri Beşiktaşlı olduğumu duyunca çığlığı bastı. PAOK’luydu o da. PAOK, Selanik’in hırçın bir taraftar grubuna sahip, aynı Beşiktaş gibi amblemi kartal olan köklü bir spor klübüydü. İstanbul ile bağlarını koparamamış bir takımdı ve açılımı İstanbullu Selanik Kulüpleri Birliği’ydi. Beşiktaş ve PAOK takımlarının taraftarları birbirine sevgi beslerdi. Dimitri de tribün çocuğuymuş. Telefonundan bana Beşiktaş ile ilgili bir sürü fotoğraf göstermişti. Konuyu Atina’ya getirince sinirlenmişti. Sevmiyordu orasını. Yarın buradan ayrılıp oraya gideceğimi söyleyince de üzüldü. “Gitme, seni hafta sonu maça götüreyim” demişti. Niye gitmedim bilmiyorum. İki güncük daha rahatlıkla kalabilirdim oysa ki. Demek ki istememişimdir.

Dimitri’den güzel bir meyhanenin adresini aldıktan sonra yiyip içmek için oraya doğru yol aldım. Bu arada İstanbul’da Ortaköy Sahili’nde balık restoranı olan bir abimiz bana meyhane kültürünün Yunanlılar’dan geldiğini söylemişti. Osmanlı’nın içinden geldiğini düşünürdüm hep ama bana tavernalarla, içme adabıyla, oturup kalkmakla ilgili  birçok şey anlatmıştı. Araştırmadım ama doğru olsa gerek.

Daha önce de uzo içmiştim ve beğenmemiştim, tatlı gelmişti. Bizim rakımızın o damak zevkini bulamamıştım. Nerde o boğma rakılar! diye düşünüp pek fazla oturmadım orada. İki duble yetmişti. Sonradan öğrendim ki Yunanların ballı – sıcak rakıları varmış. Bilseydim kulağa her ne kadar iç açıcı gelmese de denemek isterdim. Marketten, çantamı minik Amstel biralarıyla doldruduktan sonra tekrar odama döndüm. Yolda yine Dimitri’ye yakalandım. Fazla tutmadı. Sadece Atina’ya değil Halkidiki’ye gitmemi söyledi. Daha önce duymuştum ama planlarım arasında yoktu. Teşekkür ettim herşey için ve odama çıktım.

Previous:

Yarısı Kırmızı, Yarısı Mavi Olan Köprü

Next:

Halkidiki Yollarında

You may also like

Post a new comment