Sen, Ben ve Zaman

29 Haziran of 2011 by

Çiftliğe ikinci gelişimdi. Amcam yengemin ani ölümünden sonra emekli olmaya karar verdi. Sonrasında olaylar çorap söküğü gibi gelişti. Kendine küçük bir arazi alarak Mazı’ya yerleşti. Oraya prefabrik bir ev yaptı. Hayalindeki çiftliği oluşturmak için çiftliğin olmazsa olmazı hayvanları hemen temin etti. 2 inek, 9 tavuk ve 1 de at vardı. Tabii ki 8 yıllık sadık dostu Ares’i de unutmamak gerek. Ares şimdiye kadar gördüğüm en cana yakın kangal. 

Taksiden inip çiftliğin kapısında amcamla kucaklaştığımızda gözlerime inanamadım. Çiftlik inanılmaz bir şekilde güzelleşmişti. Ağaçlar büyümüş ve meyve vermişti. Çimenlerin güzelliği ise insanda üzerinde koşma, yuvarlanma ve uzanma hissi uyandırıyordu. Aman Tanrım atlar iki tane olmuştu! Harika! Amcamla beraber dağlarda gezinti yapabilecektik. İşte o esnada seni gördüm. Geleceğimi duymuş muydun, yoksa tesadüfen mi oradaydın onu bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Gözlerim hayranlıkla sana kilitlendi yine. İki yıl önce amcamı ziyarete geldiğimde 15 günlük tatilimin bir haftası sayende inanılmaz geçmişti. Atla gezinti yapmış, dere kenarlarında dolaşmış, dağlara tırmanmış, ormanda yürümüş kısacası harika vakit geçirmiştik. Son gün seninle sabaha kadar ettiğimiz sohbette de sana aynı böyle bakıyordum tıpkı şimdi olduğu gibi…

Amcamın çiftlik komşusuydun. Atlar konusunda ondan daha deneyimliydin. Amcama ve o zamanlar çiftliğe yeni gelmiş olan Yağız’a bakmak için uğramıştın. Seni uzaktan gördüğümde de fiziğin ve enerjin beni mıknatıs gibi çekmişti. Şakaklarına hafif düşen aklar, hafif uzamış saçların rüzgârda uçuşuyordu. Uzun boyun, geniş omuzların, adaleli vücudun, attığın sağlam adımlar ile spor yaptığın her halinden belliydi. Gözlerin masmavi çakmak çakmak parlıyordu. Hatta gözlerine bakamamış kaçırmıştım gözlerimi. Güneşten yanmış tenin pırıl pırıldı. Altında dar kesim bir kot, üzerinde rengi hafif solmuş grimsi bir tişört vardı. Tam hayallerimdeki insandın. Attan indin ve amcamla bana doğru yaklaştın. Elimi sıktın, tanıştık. Bu ilk karşılaşmamızdı.

O gün dedim ki: Artık bitti yalnızlığın. Demek kendini yıllardır besleyerek büyüterek hazırladığın, bir türlü arayıp da bulamadığın bu adammış. Sana deli diyenlere inat bu adamla dağları konuşuyorsun, dağların güzelliğini. Sana kaçık diyenlere inat dereleri, ırmakları konuşuyorsun; Haziran ayında karlar erirken nasıl çağladıklarını. Bir çağlamanın bir dere sesinin verdiği rahatlığı, bir dağın yüceliğini, bir ormanın ululuğunu konuşuyorsun. Dağın zirvesine çıktığında aldığın hazzı anlıyor bu adam. İyot kokusunun güzelliğini, derinlik sarhoşluğunu.

Sen İstanbul’dan ayrılalı tam yedi sene olmuş. Tam da benim okumak için geldiğim yıl sen ayrılmışsın. Öyle bir konuştuk ki ben seni kafamda aldım İstanbul’a götürdüm. Sultanahmet’te dolaştık. Hisar’da rakı içtik, balık yedik. Sonra geceleri Beyoğlu’nda bara gittik. Her şey ama her şey inanılmaz güzel gidiyordu. Falcı kadın da demişti ya zaten. Biriyle tanışacağımı, inanılmaz güzel vakit geçireceğimi. Ne olacak, ne olacak diye sormuştum. O altın sarısı dişini göstererek gülmüş ve “hayırlısı” demişti. Senin beğenini gözlerinde okumuştum. Sesinin tonu, kolunun hareketi ya da bir gülümsemen anlatıyordu. Beraber yemekler yedik. Seyahatten, fotoğraftan, spordan, İstanbul’dan, ilişkilerden, kitaplardan, müzikten ve birçok konudan konuştuk. Sinema, müzik, kitap, resim. Filmler, konserler, sergiler… Konuşacak ne çok konumuz vardı. Hem bizim, hem bedenlerimizin…

Gideceğim gün beni garaja bırakacaktın. Sabah geldiğinde hazırdım. Amcamla vedalaştıktan sonra arabaya bindim. Garip bir hal içindeydin. Yüzüme bakamıyordun. Elimi tutmadın. Hızlı bir şekilde araba kullandın. Yaklaşık yarım saat sonra garaja geldik. Otobüsümün kalkmasına epey vardı. Sen erken gidelim demiştin, ben de tamam demiştim. İşte her şey tam o anda oldu. İki küçük çocuk koşarak sana doğru geldiler. “Babaaaa” diye bağırarak. “Baba, baba, baba…” Kulaklarımdan silinmeyecek bir çığlıktı. Senin çocuklarındı. Biliyordum. Olmayacak gibi gelmişti nedense. Artık sana nasıl baktıysam bana ‘kusura bakma’ der gibi baktın. Ben ise o sırada Sultanahmet’te yalnız ağlıyordum… İçin için ağlıyordum. Yıkıldım. İşte o an yıkıldım. Gerçi artık mevsim öyle bir mevsim ki kestane ile mısır yan yana satılıyor, çilek ile portakal. Öyle bir mevsim ki hoşgörü(!) her şeyin temeli. Ama her şey mevsiminde olunca güzel… Zamansız olunca tadı olmuyor…

24.09.2006

Previous:

Afrika’da Kadın Olmak

Next:

Kaçamıyorsak Eğer Bu Yaşamdan

You may also like

Post a new comment