Sevgilim Gece

19 Ekim of 2011 by

Yine, yeniden sevgilimi kaybetmekten…Gece can çekişiyordu… Karnından kılıç darbeleri almıştı, hem de üç yerinden, üç hayati organından yara almıştı; polaris, vibro ve alruccabah.

Karanlığından damlayan kanlar fışkırıyordu ve yatağıma akıyordu hiç durmadan. Başka kokularda vardı ve gecenin kanlarının yanına sokuluyordu bu kokular. Şirret bir fahişe edasıyla baştan çıkarıyordu gecenin kokusunu. Dayanamıyordum onların sevişmelerine. Bir tek benim kokum değmeliydi ona.

Hep kıskançtım. ilk tanıştığımızda, çocukluğumuzda hatırlarım gece ile oynamaya çıkardık mahalle aralarında, arka sokaklarda. Ve ben  dayanamazdım başkalarıyla ahbaplığına. Benim yanımda olmalıydı hep, benimle ilgilenmeli, bana bakmalı ve hiç durmadan anlatmalıydı. Aldatılmışlığı yaşardım içimde onun gidişlerinde. Ama sesimi bile çıkartamazdım geceye. Aslında suskunluğum çaresizlikten değildi; Ona olan sevgimin saygısından. Yıllar geçti ve ben biriktim ona. Çıplaklığımda, mahremimde, içimde ve dışımda onun olmuştum hep. Ruhumun ilacı oydu varlığıyla. Gözyaşlarımı alırdı, uzaklara çok uzaklara götürür, onları yok ederdi ve gelirdi yanıma, beni buhranlarımdan arındırmış bir şekilde. Gülücüklerimi kahkahalarımı hatta tebessümlerimi de hiç ayırmazdı yanından, hep sol cebinde taşırdı. Atıştırmalık şekerli leblebiler misali görürdü onları. Bu yüzden onu hep doyurmak isterdim. Damarlarımdaki kan, zamandı. Ve bazen o kan akmasın istiyordum. Akmasın ki gece hiç gitmesin, beni yalnızlığıma hiç bırakmasın. Yalnız o gittikten sonra sarılırdım oğlu uykuya. Bana bıraktığı mirası korurcasına sıkardım ve onu kollarıma alıp uyurdum. Yeni bir rüya ile karşılardım geceyi.

Bukle bukle saçlarım katman katman  gecenin kanı ile yıkanmıştı ve ensemde ki sıcak ıslaklık içimi ürpertiyordu. Çığlıkları duyuyordum. Dört bir yanım kurtlar sürüsü tarafından sarılmıştı sanki. ‘Ay’ı bile yedi parçaya bölebilecek tizlikte ki inlemeleri gecenin, kulaklarımdan hiç gitmeyecek gibiydi. Yürek burkan sesi, sise karışıyordu. Çiğ damlaları sonu haber veriyordu bana. Evren durmuştu bir süreliğine. Canlılar ikrar veriyordu geceye; saygı ile eğilenler, ağlayanlar vardı. Bir taraftan da gülenler, sevinenler gidişini kutlayanlar vardı. Ortamdaki gerginlik bedenimdeydi. Gece bu kadar sessizken nasıl oluyor da bu kadar ses vardı. Alnımda ki teri ve ensemdeki kanı sildim. Ayaklarım uyuşmuştu. Rüzgar fısıldadı kulağıma bıçak gibi soğuk diliyle ve ince ince kıydı beni de, bedenimi de. Çıplaklığımla fırladım sokağa görmek için geceyi. Karşıda, sisin ardında gözleri hafif aralık yerde yatıyordu. Beni görünce doğrulmaya çalıştıysa da olmadı, yapamadı. Boynunu bükmüştü ve az önce duyduğum sessiz çığlıkları kesilmişti gecenin. Savaş bitiminde ortalıkta olan ölüm sessizliği kol geziyordu sanki şuan. Koştum geceye ama artık çok geçti. Silikleşti bedeni. Nefesime karışan gözyaşlarımın arasında, semaya doğru yükseldi. Tebessümlerimi gönderdim acıkır orda belki diye.

Ve işte ben, her gün Olimposluların gözleri önünde  kaybediyorum sevdiğimi. Ölümünü izliyorum, Apollon ile savaşını, mutlak mağlubiyetini bile bile bakıyorum semaya. Sonra hizmetkar Eos geçiyor arabasıyla bütün cihana bağırıyor ‘Apollon kazandı.’

Tanrıça Leto’nun oğlu gece, kaybetmeye mahkum olarak doğan bir melundu.

Dağların arkasından gecenin dirilişini, uzaktan gelen sevdiğini pencere de bekleyen ve dudaklarının kenarında ki tebessümle onu karşılayan bir kadın misali izliyorum. Yavaş yavaş içime doğuyor ve kaplıyor bedenimi. Kokluyorum içimdeyken geceyi. Sarılıyorum tekrar ılık yüzünü görünce…

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Previous:

Çocuk Kızı Sevmişti

Next:

İstimbotta Özgürleşmek

You may also like

Post a new comment