Seyr-ü Sefer

13 Nisan of 2011 by

25 Eylül 2006, Tebriz, Azerbaycan, İran

‘İşte gemiye binme anı, bütün yol işaretleri yerinde. Önümüzdeki muhteşem yolculuk için ne kadar istekli olursak olalım, her şey bu ilk anın içindedir; iyimserliğimiz, inancımız, kararlılığımız, masumiyetimiz’ Deng Ming Dao

Seyr-ü Sefer otobüsleri ile Tebriz’e kadar iki güne yakın sürecek otobüs yolculuğum, sanki beni içinde bulunduğum sınırlardan alıp başka sınırlara götürecek. Bir yerden bir yere gidiyor oluşum öylesine bir gidiş değil, benim gözlerimle başka bir dünyaya gidiyormuşçasına ‘gizemle’ dolu…

Sırt çantamı alıp bagaja koyan esmer çocuğa kayıyor dikkatim. Elime verdiği fişi alıp otobüse biniyorum, oturacağım koltuğa geçmek için numaralara bakarken içerinin karanlık oluşu, anlıyorum ki tüm pencerelerdeki perdelerin kapalı olmasından kaynaklanıyor. Neden diye soruyorum, kendi kendime; ‘neden tüm pencereler perdeyle kapalı?’

Yerimi alıyorum. Önümde, yanımda oturan insanlar var; bir yerden bir yere gidiyor olan bir sürü insan. Her birinin farklı nedenleri var belki; içimden sırf seyahat için çıksam daha keyifli olurdu demek geçiyor ama şu an içinde bulunduğum ‘durum’ içten içe biliyorum ki ‘bir çözülme noktası’ ve dolayısıyla ‘bir fırsat’ ve kendi kendimi yeniden ‘yola’ koymak için bir fırsat!

Otobüs ayrılıyor Ankara Otogarı’ndan. Evet, işte şimdi başlıyor, binlerce kilometre sürecek yolun ilk adımı. Aklımda o çok sevdiğim ifade beliriveriyor; ‘En uzak yolculuklara bile, ilk adımla çıkılır.’ Otobüsün camından akıp gidiyor insanlar, evler, yollar; ben de onların içinden akıyorum, durmadan, bıkmadan, yorulmadan akmak, sadece akmak istiyorum.

Saatler geçiyor; yavaş yavaş uykuya bırakıyorum kendimi, otobüs tıngır mıngır ilerlerken uyumak daha bir kolaylaşıyor, ara sıra verilen molalar uykumu bölüyor olsa da sorun yok. Sadece uyandığımda içimden dışıma ‘soğuk, belirsiz ve bilinmeyenden kaynaklanan bir ürpertinin yayılmasına’ engel olamıyorum. Uyuyup uyanmak düşsel bir dünyadan, gerçeğe; kendi sezgisel bilgeliğime uzanan yola uyanmak gibi bir şey. Ve şu an biliyorum ki; bulunduğum yer bana kendi ellerimle kurduğum ya da benim için kurulmuş bir köprüden geçiyor olduğumu anlatmakta; ruhsal bir köprüden…

Doğubayazıt yakınları. Uçsuz bucaksız uzanan topraklar kurak. Sabaha doğru gördüğüm manzara bu. Gürbulak Sınır Kapısı’na doğru yaklaşırken insanlar da, doğa da değişiyor. Her değişikliği içime yavaş yavaş sindiriyorum. Birçok şeyin sürekli aynı olduğu ve tekrar ettiği bir yaşamdan çıkarken olabildiğince değişimlerin ruhumu yıkamasına izin vermek istediğim. İçimdeki sıkıntının geçip gitmekte olduğum tozlu yollara dağılması, bana ait olmayan her etkinin uzaklaşması varlığımdan… İçimden hep, insanın hayatta en önemli sorumluluğunun kendine karşı olduğu düşüncesi geçiyor. Bunun için de dış’tan görmeyi bırakıp bakışlarımı iç’e doğru yönlendirmeye her şeyden çok ihtiyacım var.

Kim ile birlikte olursak olalım, ne yapıyor ya da neyin içinde olursak olalım, içimizde kendi yolunu bulmak isteyen bir ses var ve o ses her insanın duyduğu, duyamadığı, duymaya çalıştığı, duyup da duymazdan geldiği bir ses olarak her zaman vardı, var ve var olmaya devam edecek. İnsan kendinden kaçamaz ve kendine yalan söyleyemez. Şu an yapıyor olduğum şey ‘o izi sürmek’ ve kendime karşı ‘dürüst olmak’.

Tüm bunlara rağmen beni sallayan tek bir şey var; o da kararlarıma saygı duyan, yaşamımın aldığı yön değişirken beni olabildiğince anlamaya çalışan, sorgulamayan, yargılamayan ve ‘ o asil sessizliğinin’ içinden benim için hep güzel şeyler dileyen, geride bıraktığım aslında bırakamadığım sevgili ve çok değerli Murti…

Yüreğimde çiçekler bir açıp bir solarken, otobüs benim ne hissettiğime bakmaksızın devam ediyor, ediyor, ediyor. İçim ıssız ve karanlık bir sokak gibi!

Previous:

Ankara

Next:

Merhaba Azerbaycan

You may also like

Post a new comment