Sır

02 Ocak of 2018 by

Sonbahar renkleri kışa dönüyor. Cep telefonumun alarmı sevdiğim ve seçtiğim melodi ile beni uyandırsa da henüz karanlık. Hava serin ve hafta sonuna daha çok var, gönülsüzce uyanıyorum. Akşamdan seçtiklerimi hızla giyinip hazırlanırken elim, onlarca minik deniz kabuğundan yapılmış kolyeye uzanıyor, alıyorum.

Bafa’nın armağanını, aynada izliyorum her bir kabuktaki emeği hayranlıkla.
Zaman yavaşlıyor aniden, sakin hareketlerle makyajımı yaparken dalıp gidiyorum Bafa’nın sonsuz maviliğine.

Zaman duruyor şimdi, gölün sırları bir fısıltı gibi kulaklarımda. Şimdi asılıyım ben de zamanda, mekânda. Latmos’un büyüsünde. Elleri yılların izlerini taşıyan, yüreği çocuk neşesi ile dolu Hatice Teyze’nin anlattıkları da anılarla canlanıyor yeniden. Ozanın türküsü ile vücut buluyor hepsi birden;

“Telli turnam selam götür
Sevgilimin diyarına,
Üzülmesin ağlamasın,
Belki gelirim yanına, cananıma…”

Hiç bir şey tesadüf değil, ya bir resimle, yazıyla ya bir belgeselde duyduklarımla gönül veririm büyülü uzak coğrafyalara. Kısa sürede çeker beni bir şekilde içine, o masalsı diyarlar. İşte yine öyle oluyor, yolculuk hazırlığı başlıyor. Hep yaptığım gibi, gideceğim bölge hakkında hızlıca araştırma yapıyorum.

Latmos, Heraklia’sını, şimdiki adı ile Beşparmak Dağları’nın neden kutsal kabul edildiğini öğreniyorum öncelikle. Binlerce yıl önceden günümüze ulaşan, dünyanın pek çok yerindeki kaya resimlerinden farklı resimler var dağlarda. Yaşayanların, av sahnelerinin yerine genellikle kutlama ve birliktelik çağrıştıran çizimler yaptığını öğreniyorum. Milli park olarak korunması gereken bu bölge rüzgâr ve yağmurlarla çeşitli coğrafi şekillerin oluştuğu adeta bir film platosu. Doğal ve kültürel miras olacak nitelikte eşsiz özelliklere sahip. Konuklarını bağrında saklayıp, besleyen bu güzelim bölgede taş ocaklarının yaptığı tahribatı üzülerek dinliyorum izlediklerimden.

Coğrafyalar kaderimizi belirliyor, tıpkı havzaları ile medeniyetler kuran ya da yok eden nehirler gibi. Onların da söyleyecek çok sözü var elbette dünya tarihinde.
Bafa Gölü’nün macerasını anlatıyor Büyük Menderes. Çok eskilerde liman olan bu koyu nasıl taşıdığı alüvyonlarla doldurup denizden kopardığını, minik adacıklarla süslediğini heyecanla dinliyorum.

Yüz binlerce kuşun beslenip barındığı, zeytin ağaçları ve tarihin görkemli kollarıyla sarılan gölün inanılmaz güzelliği farklı ülkelerden doğa tutkunlarını, fotoğraf sanatçılarını ve meraklılarını bir mıknatıs gibi kendine çekiyor. Tıpkı benim gibi.

Özensiz yapılaşma, nehre çekilen bentler göl için tehdit unsurları arasında. Torunlarımıza bırakacağız buraları bize ait değil ki, hangi hesapların içindeyiz. Üzülüyorum her doğa sevdalısı gibi. Çok geç olmadan görmeliyim, dünya gözüyle. Solumalıyım mis gibi havasını ve içimde yaşatmalıyım sevgisini, sırlarını öğrenmeliyim bu büyünün hiç telaş etmeden.

Turnaların kanatlarıyla varıyorum, gölün gümüş rengi ışıltılarını topluyorum birer birer. Heraklialıların torunları beni konuk edecek kısa süreliğine de olsa. Ev sahiplerim hoş sohbet keyifli insanlar, gelen diğer dostlarla daha ilk akşamdan sıcak bir buluşma yaşıyoruz. Yıldızları örtüp üstümüze heyecanla uyanacağımız bir sabaha yol alıyoruz.

Güneş doğmak bilmiyor, zaman durmuş gibi. Perdeleri aralayıp, göreceğim manzara karşısında nefesimi tutarak beklemek ve bir damla uyuyamamak işte tam da burada başıma geliyor. Günün ışımasıyla köyü, dağları, gölü tüm renkleriyle kucaklamak için sabırsızım, tan yeri ağarırken küçük bir çocuk gibi heyecanlardayım. Hızlı hareketlerle hazırlanıp atıyorum kendimi dışarıya, yüzümde sabah rüzgârının tatlı esintisi. Kalbimin sesini duyuyor Latmos, cevap veriyor kutsal dağ tüm heybetiyle şarkılar söylüyor esintileri “hoş geldin yolcu” diyor.

Kaldığımız pansiyon tam da adı gibi agorada. Antik şehrin içindeki köyü kolayca gezip, göle doğru yürümeye başlıyorum. Hayvanlarını beslemeye ve süt sağmaya giden bir hanımla karşılaşıyorum. Sohbet ederken izliyorum yaptıklarını, anlatıyor işlerinin hem zor hem keyifli yanlarını gülümseyerek. Annesi ile tanışıyorum. İlerlemiş yaşına, hepsi hayatın izlerini taşıyan çizgilerle derinleşmiş güleç yüzüne bakıyorum Hatice Teyze’nin. Derin mavi gözlerinde, anlattıklarında, yılların buğusu var. Gölün rengini alan gözlerine hayran olmamak mümkün değil. Israrla elime tutuşturdukları sıcacık sütü alıp yavaş adımlarla gezinerek dönüyorum pansiyona. Yöre ürünleri ile hazırlanan enfes bir kahvaltının ardından, katılımcı hanımlar için ev sahibi tarafından hazırlanan bir sürpriz var. Geleneksel şalvarları giyip, başımıza rengârenk yazmaları bağlayıp günün ilk etkinliği olan zeytin hasadı için keyifle yol alıyoruz.

Bölgedeki tapınaklar, kiliseler, manastırlar hakkında bilgi alırken, zeytinin uzun hikâyesini de keyifle öğreniyoruz rehberlerimizden. Hasat arasında verdiğimiz yemek molası ve içtiğimiz odun ateşinde çayın tadını da, bizleri çevreleyen her tanesi şifa kaynağı zeytin ağaçlarının ve çam ağaçlarının güzelliğini de elbette unutmak mümkün değil. Tatlı bir yorgunlukla, neşe içinde şarkılar türkülerle dönüyoruz. Odalarımıza çekilirken, içtiklerimiz mi bizi sarhoş eden yoksa yaşadığımız güzellikler miydi bilemedik. Ertesi gün anıt zeytin ağaçları ile bezenmiş göl kıyısını, Athena’ya adanmış muhteşem güzel manzarası ile tapınağı, kale kalıntılarını geziyoruz.

Ay tanrıçası Selene ile çoban Endymion’un hüzünlü hikâyesini serin esen rüzgârlar ulaştırıyor kulaklarımıza. Aynı rüzgârlar bir başka hüznü de paylaşıyor bizimle; göl sularının gittikçe azaldığını ve içindeki deniz canlılarının imdat çığlığını duymamızı istiyorlar çok geç olmadan.

Sıvı altın, zeytinyağının ve yan ürünlerinden sabunun keyifli ancak zor sürecine tanık oluyoruz. Kapıkırı Köyü’ne veda ederken henüz çözemediğimiz çok sır olduğunun farkındayız. Cevabı alınacak daha çok sorularımız var. Merak etmeye devam diyor ve sevgiyle kucaklaşıp ayrılıyoruz birbirimizden.

Mavilere yolculuk yeniden bir kuşun kanadında, belki gök kuşağından bir köprü ile ya da antik bir masaldan süzülerek gelen, yakında. Caddeden gelen taşıt uğultuları, siren sesleri ile dönüyorum deniz kabukları ile çıktığım yolculuktan, rüyadan uyanır gibi.

Dağlar ses vermeye devam ediyor, ağırbaşlı. Göl ışıltılarını benim için saklıyor, sırları gibi. Türküm onlar için, yürekten. Yeniden buluşuncaya dek…

“Hasret kimseye kalmasın
Sevdalılar ayrılmasın, ayrılmasın
Ben yandım, eller yanmasın
Sevdanın aşkın uğruna, can uğruna…”

Metin: Deniz Can
28.12.2017

Previous:

Kars’ta Anı Yakala

Next:

Sevgi Kuşun Kanadında

You may also like

Post a new comment